Türkçe

22 TEMMUZ 2007 SEÇİMLERİ YAKLAŞIRKEN:

İzlenme 1390

Bu seçimler, bir başkasının adamı olmak anlamında yapılan seçimdir. Bu seçimler, bir başkası olan ABD ve AB emperyalizminin Türkiye’deki sermaye bölüşümünden pay alma seçimidir. Bu seçim, AKP’li Başbakan Tayyip Erdoğan’ın bir başkasının adamı olarak girdiği seçimdir. CHP, DYP, MHP, İP yine bir başkasının adamı olmak anlamında kareyi tamamlamaktadır. Derin bir çürümeyi temsil eden bu oğullar efendileriyle bir sadakat anlaşması yapmışlardır. Emperyalizmin çıkarları yönünde her türlü isteği yerine getirme ve koruma adına sadakat ile hizmet taahhüt etmektedirler. 22 TEMMUZ 2007 milletvekili seçimleri bu sadakat ve taahhüt üzerine kurulmuştur. Bu nedenledir ki; demokrasi ve burjuva parlamentosu bir hiçler rejimidir.

Bir başkasının adamı olmak anlamında yapılan bu seçimde işbirlikçi sermaye sınıfı kavramı aranmamalıdır. İşbirlikçi sermaye sınıfı yoktur, kapitalist emperyalist sistemle bütünleşen Türkiye burjuvazisi ve bunun arkasına dizilen kokuşmuş küçük burjuva milliyetçisi orta sınıf ve tabakaların varlığı söz konusudur.

Türkiye Kapitalizmi bir bütündür ve ABD ile AB emperyalistleri arasındaki ilişki pamuk ipliğine bağlı değildir. Bu tarihi ilişki, Osmanlı İmparatorluğu’na kapitalizm ilişkilerini yerleştirmeye çalışan İngiliz emperyalizminin 1839 lar’daki çabalarına kadar uzanır. Bu konuda, Orhan Kurmuş’un Emperyalizmin Türkiye’ye Girişi” kitabı önemli bir kaynaktır. “Osmanlı imparatorluğu’nu hızla dağılması ve bu dağılma sonunda İmparatorluktan kopan parçaların hangi Avrupa devleti tarafından yutulacağı sorunu, ”Doğu sorunu” denen ünlü uluslar arası politika oyununun özünü oluşturur… Bu oyunun belli başlı aktörlerinden birisi İngiltere’dir. İngiltere, genel olarak, Osmanlı İmparatorluğu’nun dağılmasını istemez görünür.

Diğer ülkelerin, özellikle Çarlık Rusya’sının topraklarını genişletmesini istemediği için ve Osmanlı pazarını bu ülkelere kaptırmak işine gelmediğinden, dağılma süreci yavaşlatılmış, İngiltere ile ekonomik ve siyasal bağları güçlendirilmiş bir Osmanlı İmparatorluğu arzular İngiltere.
Ama Osmanlı İmparatorluğu’nu dağıtmadan, ayakta tutarak sömürmek için yapılması gereken işler vardır… Bu oluşumun kaçınılmaz bir sonucu olarak Türkiye’de kapitalist ilişkiler gelişmiş ve ülke her şeyiyle dışa bağlanmıştır. (1)
1908 bu çabaların yerleştirilmesinde bir ara halka olmakla beraber 1923 Lozan, 1923 İzmir İktisat Kongresi son halkadır. Muasır medeniyet dediğimiz Batı kapitalizmi, İngiliz emperyalizminin egemenliği medeniyetidir. İngiliz emperyalizminin istekleri doğrultusunda Feodal Osmanlı’nın yıkılarak kapitalist Cumhuriyetin yerleştirilmesi ve yol alması yolunda işbirlikçilik aranmamalıdır, eşitsiz gelişim içinde kimi sermaye kesimlerinin kendilerine alan açmak adına siyasal manevralarını değişik biçimlerde öne sürebiliyor olmalarını işbirlikçilik olarak adlandıramayız. İşbirlikçi sermaye dediğimizde, sermaye sınıfını emperyalizmle bütünleşme ilişkisinden kopararak, bugün olduğu gibi soyut bir ABD ve AB düşmanlığına dönüştürürüz ki, bu yukarıdakilerle işbirliği yapmayan burjuvaziyi aramak anlamına gelir. Buluruz da, gariptir ki kimimiz milli sermaye kesimi ve sahibi ararda durur.

İşçi sınıfı ve emekçilerle yoksul kürt halkının seçim ve seçim sonrası beklentileri nasıl karşılanmalıdır? Sosyalistlerin ve devrimcilerin önünde duran bu soru mutlak cevap beklemektedir. Sosyalist ve devrimci hareket, Türkiye topraklarında bir yarılmayla kendine alan açmak zorundadır. Devrim ve sosyalizm hedefini aşağıya çekerek bu yarılmanın gerçekleştirilemediği defalarca yapılan “sol blok” çalışmaları sonunda görülmüştür. Şimdi tekrar gündeme gelen, DTP başta olmak üzere EMEP, SDP, ÖDP ve SEH ana gövdesine eklemlenen devrimci hareketlerin oluşturacağı “bağımsız blok” siyaseti, devrim ve sosyalizm yarılmasını yaratabilmekten uzaktır. Çünkü: Her birinin parti programları ve sol siyaset anlayışları, siyasi pratik ve eylemlilikleri farklıdır. Bu birliktelik, içindeki bileşenlerden kaynaklanan ne için birlik hedefini siyasi anlamda aşağıya çekmek zorundadır ve çekilen yer parti programlarının en altı olan Özgürlük anlayışlarının içindeki Demokrasiciliktir. Şimdiden söylemekte bir sakınca yok, DTP’nin adayları kendi seçim bölgelerinde, Mersin ve Adana dahil yirminin üzerinde milletvekili çıkararak parlamentoda grup kuracaktır. Başta İstanbul olmak üzere diğer kentler, Ankara ve İzmir’de hiçbir sol grubun “bağımsız blok” olarak milletvekili çıkarma şansı yoktur. Bu üç büyük kentte Kürtler ve Aleviler dahil olmak kaydıyla, devrimci demokrat hareketlerin örgütsüz tabanları da büyük bir olasılıkla oylarını cumhur milliyetçiliğinden yana kullanacaklardır, bunun için kâhin olmaya gerek yok.

Sosyalizm hedefini diri tutmak adına yola çıkan TKP, bu seçimlere de tek başına ve Yurtsever Cephe adaylarıyla katılıyor, büyük özgüven sergiledikleri kuşkusuz… Ancak, tek korkuları hatırı sayılır bir büyüklükte oy alıp alamayacakları. 2004 Konferans raporlarında var, bunun ne anlama geldiği ise belli. Hatırı sayılır büyüklükte oy demek, diğer sol partilerin aldıkları oyların üzerine çıkmak, (eğer çıkabilirse) TKP ve Yurtsever Cephe mayasının tuttuğunu oy çokluğuyla devrimci sol’a kanıtlamak. Fakat son üç seçim 1999, 2002 genel ve 2004 yerel seçimlerinde ne yazık ki bunu kanıtlayamadı ve 40bin, 60bin, 80bin oy alarak hedef ve beklentilerinin çok çok gerisinde kaldılar. TKP genel başkanı Aydemir Güler’in hatırı sayılır büyüklükteki bir oyla, diğer sol partileri görerek geçmiş olmayı bu kadar çok istemesini anlayabilmiş değilim. “solda kimi “parti”lerin bütün mücadelesi ise, parti oylarının sayılabilmesinin mümkün olmamasını temin etmektir”( 2) cümlesi, seçim öncesi değerlendirmenin parçası olarak yazmak biraz hafif kaçıyor. Bu hafifliği, hatırı sayılır bir oya erişememe veya devrimci sol’u oylarıyla geçtiğini gösterememe korkusunu yenmenin yolu biçiminde alıyorum.

Hiç kuşkum yok (ancak üzüntü duyuyorum) bu seçimlerde, nasıl ki devrimci demokrat hareketlerin örgütsüz tabanları Cumhur milliyetçiliğine oy verecekse, Yurtsever Cephenin “samimi Kemalist” tabanı fire vererek TKP’yi değil, Cumhur milliyetçiliği ideolojisi fırtınasına kapılarak CHP’yi sol ve Kemalizm adına destekleyecektir. Çünkü,Yurtsever Cephe seçim bildirgesinin ilk’i “samimi” olarak yalpalamıştır. “Kurtuluş savaşıyla kurulan Türkiye onursuzluğa mahkum edilmiş ve bağımlı bir ülke haline getirilmiştir. Türkiye’yi NATO’ya sokanlar, Avrupa Birliği’nin peşine takanlar, Amerika’yla müttefik İsrail’i dost ilan edenler hesap vermelidir.” Cumhuriyetin kuruluşunu kurtuluş savaşı olarak kodladıktan sonra, cumhuriyetin ilk yıllarından bugüne geliş yolunun, bağımsızlıktan bağımlı hale dönüştürüldüğü saptamasına ulaşmak dil ve aklın sonucudur.

Mustafa Kemal’in sağlığında mı? Ölümünden sonra mı? Emperyalizmle bağımlılık ilişkilerinin kurulduğu sorusu akla gelir ki, bu konu ile ilgili tartışmalar bilinir. Hemen bunun arkasından, onurlu bir cumhuriyet ilanından sonra onursuzluğa dönüştüğünü söylemek kapitalizm yolundaki Kemalist cumhuriyete güzellemedir. Tıpkı Barış Derneği’nin bildirisi içinde kaleme alınan şu cümle gibi. “Türkiye işgal görmüş, emperyalizme karşı kurtuluş savaşı vermiş bir ülkedir” Aslına bakarsak Yurtsever Cephe’nin seçim bildirgesi tamda böyle yazılması gerekiyordu, bildiriyi kaleme alan akıl ürkek davranmıştır. Yurtsever Cephe ilk bildirisinde açıkladığı gibi bu seçime, hatırı sayılır bir oy almak adına Demokratik Devrim programı hedefiyle giriyor...

Sorun, bu seçimlerde TKP’nin hatırı sayılır bir oy alma sorunu, “BAĞIMSIZ BLOK” bulamacıyla demokrasicilik, özgürlükçülük oyunu sorunu değildir. Sorun; İşçi sınıfı ve emekçilerin üzerine karabasan gibi çöken sermaye sınıfının saldırıları karşısında SOSYALİSTLERİN Türkiye topraklarında kökü bulunan ve filizlenmiş Sosyalist ve Devrimci hareketinin bir yarılmayla kendisine alan açma sorunudur. 22 Temmuz 2007 seçimlerine bu açıdan yaklaşmanın daha doğru olacağını düşünüyorum.

Mesut CANATAK / 24 Mayıs 2007
(1) Bilim yay/ sf24-25.
(2) 22 mayıs 2007 sol.org

18/11/2018 Gün Ortalama:1833  Bugün359 ziyaret var  Sitede 6 Kişi var  IP:54.234.13.175