Türkçe

KÜRESELLEŞME

İzlenme 2220

 

"Küreselleşme", 2008 yılı sonbaharında kendini gösteren "küresel kriz"le birlikte -kesintiye uğramasa bile- yavaşlayan bir süreç. Ona olumlu anlamlar yükleyenlerin sesi de eskisine göre pek kısık çıkıyor. Buna karşılık, yıkıcı sonuçları hakkında bizi vaktiyle uyarmış olanların söylediklerine daha çok kulak verilmekte. Yine de "efsane" henüz yıkılmış değil. Nedir "küreselleşme"? Bu olguyu tarif etme girişimleri tarif edenlerin kendi öznel tutumlarını yansıtıyor elbette. Amerikalı bir iktisatçı tarafından yapılan şu özet -değişimi deşifre edebildiği için- bana göre bugüne dek okuduklarım içinde en iyisi:
"Küreselleşme hem bir eğilim hem de bir ideolojidir. Nesnel bir eğilim olarak küreselleşme, ticaretin, finansal piyasaların ve üretim sistemlerinin ülke sınırlarının ötesinde derinleşmesini ve güçlenmesini anlatır. Bu eğilimi bir adım öteye taşırsak, karşımıza, büyük çaplı kurumsal değişimlerle birlikte, ticaret, finans ve üretim devrelerinin bütünleşerek güçlenmesi çıkar. Bu açıdan, küreselleşme, giderek artan ölçüde, piyasalarda ve kurumlarda yakınsama, iktisadi krizlerin ülke sınırları ötesine hızla sirayet etmesi gibi anormal değişimler açısından homojonleşme anlamına gelmektedir.
Öte yandan, ideoloji olarak küreselleşme, hem birleşmeye giden bu eğilimlerin kaçınılmazlığı ve arzu edilirliği, hem de eğilimden doğan anormal değişimlerin varlığını inkâr anlamına gelmektedir."

Hiç kuşkusuz 140 yıldır uluslararasılaşma düzeyi artan bir dünya ekonomisi ile karşı karşıyayız. Bu değişimi izlemek amacıyla kullanılan ampirik göstergeler, genellikle dış ticaret ve yabancı sermayedeki artışlara odaklanıyor ki bunlar, ekonominin uluslararasılaşma eğiliminin son yıllarda iyice belirginleştiğini kanıtlamakta.

Küreselleşme Göstergeleri: Dış Ticaretteki Artış, Üretimin Uluslararasılaşması ve Doğrudan Yatırımlar

Tablo 1, iki dünya savaşının yaşandığı 1913-1950 dönemi haricinde, dünya ticaretinde kaydedilen büyümenin toplam hâsıladaki (mal ve hizmet üretimindeki) büyümenin üstünde seyrettiğini gösteriyor.

 

Tablo 1

Küresel GSYİH ve Dış Ticarette Yıllık Ortalama Büyüme[i]

 

Dönemler GSYİH (%) Kişi başına gelir (%)

Küresel İhracat (%)

1870 - 1913

2.5

1.4

3.9

1913 - 1950

2.0

1.1

1.0

1950 - 1973

4.8

3.8

8.6

1973 - 1989

2.6

2.1

4.7

[i]Rakamlar için bkz. Angus Maddison, "Business Cycles, Long Waves and Phases of Capitalist Development" (http://www.ggdc.net/maddison)

 

 

 

 

 

 

Bir başka ifadeyle, uluslararası ticaret -anılan dönem dışında- küresel üretimden daha hızlı büyümekte. Öte yandan bu veriler, 1970'lerdeki krizden sonra -küreselleşmeye rağmen- bir önceki dönemin büyüme hızlarına asla erişilemediğini de kanıtlıyor. Dolayısıyla "küreselleşme" dalgasının ardında gelişmiş kapitalist ülkelerde düşen kâr hadleri sonucu ortaya çıkan ekonomik durgunluk yatıyor.
Düşen kâr hadlerini düzeltmenin bir yolu da üretimin uluslararasılaşması. Firmalar, rekabet güçlerini arttırmak, ucuz işgücünü ve doğal kaynakları daha fazla sömürmek, vergi avantajlarından yararlanmak için ürettikleri ürünlerin her bir parçasını cazip özellikleri olan farklı yatırım bölgelerine kaydırma eğilimindeler. Uluslararası ticarete konu olan ürünlerin kompozisyonunda yaşanan büyük değişim bu eğilimin bir sonucu. Temel maddelerin toplam dış ticaret içindeki payı giderek azalırken mamul maddelerin payı artıyor.

Tablo 2
Dünya İhracatının Kompozisyonu (%)[i]

 

  1913 1963 1973 1974 1980 1983 1987 1992 1997
Temel Maddeler 64 45 38 44 44 40 30 25 22
tarım 50 29 21 18 15 15 14 12 11
madenler - 6 6 6 5 4 4 3 2
enerji - 10 11 20 24 21 12 10 9
Mamul Maddeler 36 55 62 56 56 60 70 75 78

 

[i]Jacques Adda, Ekonominin Küreselleşmesi, çev. Sevgi İneci, İletişim Yay., 2008, s. 73

Dünya ekonomisinin bütünsel gelişimini kavrayabilmek için uluslararası doğrudan yatırımların kesintisiz ve mutlak bir eğilim gösterip göstermediğine, artış hızına ve yönüne de bakmak durumundayız. Küresel yabancı yatırımların 80'li ve özellikle 90'lı yıllarda -küresel üretim ve küresel ticaretteki artış hızını da geride bırakarak- müthiş bir ivmeyle yükseldiği ortada.

 

Tablo 3
Uluslararası Doğrudan Yatırımlar (milyar $)[i]

 

Dönem

 

 

 

 

Uluslararası doğrudan yatırımlar5

Türkiye'ye giren yabancı sermaye

1970 - 1979

240

0,5

1980 - 1989

927

1,7

1990 - 1999

4020

7,7

2000 - 2007

8329

62

Toplam

13516

71,9

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

[i]Spekülasyon ya da faiz kazancı elde etmek üzere dolaşan "sıcak para" ya da "portföy yatırımları"nı kapsamaz. Herhangi bir sınai kuruluşta, banka ya da finans kurumunda, hizmet sektöründe faaliyet gösteren bir işletmede, hisselerin % 10 ve daha fazlasını satın almak suretiyle veya kurucu ortak sıfatıyla yapılan sermaye iştiraklerini kapsar.

[i]Kaynak: UNCTAD(http://stats.unctad.org/fdi/ReportFolders/reportFolders.aspx)

[ii]Spekülasyon ya da faiz kazancı elde etmek üzere dolaşan "sıcak para" ya da "portföy yatırımları"nı kapsamaz. Herhangi bir sınai kuruluşta, banka ya da finans kurumunda, hizmet sektöründe faaliyet gösteren bir işletmede, hisselerin % 10 ve daha fazlasını satın almak suretiyle veya kurucu ortak sıfatıyla yapılan sermaye iştiraklerini kapsar.


Rakamlar son 37 yılda Türkiye'ye yaklaşık 72 milyar dolar yabancı sermaye girişi olduğunu, bunun önemli bölümünün 2000'lerde yapıldığını gösteriyor. 2001 krizi sonrasında yaşanan banka satınalmaları ve özelleştirmelerden kaynaklı bu girişin yeni istihdam yaratmadığına ve genel ekonomik refaha katkıda bulunmadığına bizzat yaşayarak tanık olduk.

Ekonomi küreselleşiyor ama...

i. Dünya mal ve hizmet ticaretinin üçte birinin çokuluslu/ulusaşırı şirketler arasındaki "şirket-içi" alışverişlere denk düştüğü tahmin ediliyor. Başka bir ifadeyle, uluslararası ticaret istatistiklerine yansıyan ticaretin üçte birlik bölümü, aslında şirketlerin farklı ülkelerde faaliyet gösteren birimlerinin kendi aralarında yürüttükleri ticaret. Diğer bir üçte birlik dilim ise bu çokuluslu/ulusaşırı şirketlerin ve bunların ticaret zincirlerinin "şirket-dışı" satışlarına denk düşüyor.
ii. Bilinenin aksine, sermaye hareketleri merkezden periferiye tek yönlü hareket etmiyor. "Yabancı sermaye stokundan hangi ülke yüzde kaç pay alıyor?" diye baktığımızda, gelişmiş ülkelerin yine ön sıralarda olduğunu görmekteyiz. Gelişmiş kapitalist ülkelerden çıkan sermaye -Çin ve Rusya haricinde- yine gelişmiş kapitalist ülkelere yönelmiş durumda. Bunun arkaplanında, kapitalist literatürde "şirket birleşmeleri ve satınalmaları" olarak geçen, bizim "sermaye yoğunlaşması" dediğimiz olgu yatıyor.

Tablo 4
Uluslararası Sermaye Stokundan Ülkelerin Aldığı Pay (2007)[i]

 

Sıra Ülke Pay
1 ABD %13
2 İngiltere %8
3 Hong Kong %7
4 Fransa %7
5 Almanya %5
6 Çin %5
7 Belçika %4
8 Hollanda %4
9 İspanya %4
10 Kanada %4
11 Rusya %3
  Diğer %35
  Toplam %100

 

 

i]http://en.wikipedia.org/wiki/List_of_countries_by_received_FDI
Küreselleşme mi Bölgeselleşme mi?
Küreselleşmenin bir abartı olduğunu, dünya ekonomisinin küreselleşmiş değil, üç kutuplu uluslararasılaşmış bir yapı (triad) olarak görülmesi gerektiğini düşünenler de var. Buna göre, uzun bir süre Avrupa merkezli kalan dünya ticareti, 2. Dünya Savaşı'ndan sonra ABD'nin üstünlüğünü koymasıyla iki kutuplu hale geldi. Japonya'nın, ardından da Asya'nın yeni sanayileşen ülkeleri Hong Kong, Tayvan, Güney Kore ve Sinagapur'un güçlenmesiyle, bütün Uzakdoğu'ya yayılma eğilimi gösteren üçüncü bir bölgesel üretim kutbu oluştu. Üç büyük küresel güçten her birinin belirli bir etki alanı (ABD için Latin Amerika; Japonya için Uzak Doğu ve Güney Asya; AB için Doğu Avrupa, Orta Doğu ve Afrika) var ve dünya ticaretinde görülen bu genel eğilim, doğrudan yatırımların coğrafi yönelimi ve finans akışında da kendini göstermekte. Bu tez, uluslararası alanın ayrışması tehlikesine işaret ettiği ve yeni emperyalist savaşların imkân dahilinde olduğunu ima ettiği için önemli.

Küreselleşme mi Emperyalizm mi?

Son 30-35 yılda olup biteni açıklamak için "küreselleşme" gibi bir kavrama ihtiyacımız var mı? Erinç Yeldan, Korkut Boratav, Sungur Savran gibi araştırmacılar, süreci "emperyalizm" kuramı çerçevesinde pekâlâ açıklayabileceğimizi, "küreselleşme", "yeni dünya düzeni" gibi adlandırmaların emperyalizmin temelinde yatan sömürü ilişkilerini maskelemek amacıyla dolaşıma sokulduğunu söylüyorlar ki son derece haklılar. Öte yandan, onların aktarımında da nüans sayılamayacak bazı ayrımlar var. Örneğin Savran, Lenin'in klasik emperyalizm kuramının süreci açıklamakta tamamen yeterli olduğunu ileri sürerken , Yeldan "yeni emperyalizm" gibi farklı bir kavramsallaştırmaya ihtiyaç duyduğumuz görüşünde. Bu yeni emperyalizmin ayırt edici özelliği, 19.yüzyıldaki gibi, üretici/sanayi sermayesine değil, finans sermayesinin hükümranlığına dayalı olması.

Finans Egemenliği

Hilferding, Lenin'e de güçlü bir esin kaynağı oluşturan Finans Kapital adlı yapıtında, tekelleşme sürecine paralel olarak banka kredilerinin ayrıcalıklı bir konum edindiğini saptamış; sanayi sermayesi ile banka sermayesinin, bu sonuncusunun hâkimiyeti altında kaynaşması sonucu ortaya çıkan yeni sermaye dilimine finans kapital (ya da mali sermaye) adını vermişti. Kautsky ise Ultra Emperyalizm'de emperyalist, saldırgan politikaların ardında mali sermayenin başını çektiği bir gerici sınıflar bloku bulunduğu, sanayi sermayesinin ise devlet müdahalesinden serbest ticaretten, savaştan değil barıştan yana olduğunu ileri sürüyordu.
Kautsky'nin savunduğu bu tuhaf fikrin bugün de bir şekilde dillendirildiğini, kapitalizmin krizinden ve öteki anormalliklerinden mali sermayenin sorumlu tutulduğunu duyuyoruz. Sanki bu ikisini ayrıştırabilirmişiz gibi, üretken sermayenin mali sermayenin boyunduruğundan kurtarılması gereğinden, ancak o zaman piyasaların "düzenli" (!) çalışacağından bahsediliyor. Oysa sanayi sermayesinin ABD orijinli dev temsilcisi General Electric bünyesinde kurulan tüketici finans şirketinin Türkiye'de bir bankaya, Doğuş grubu bünyesindeki Garanti Bankası'na hisse satın alma yoluyla ortak olması da gösteriyor ki bu ikisini -sınai sermayeyle mali sermayeyi- birbirinden büsbütün ayrı şeylermiş gibi düşünmek mümkün değil. Kaldı ki çokuluslu/ulusaşırı şirketler bizzat finans piyasalarının en büyük spekülatörleri arasında yer almakta.
Tüm dünyada ücretlerin gerilemesi, emeğin toplam üretimden aldığı payın düşürülmesi, sömürü oranlarının yükselmesiyle birlikte yaşanan finansallaşma dönüşümü nasıl yaşandı? Bağımsız sosyal bilimciler bununla ilgili üç yol veya yöntem sıralıyorlar :
Birincisi, finansallaşma ABD ekonomisinin "reel sektörleri"nden, finans-sigorta-emlâk kesimlerine kaynak aktarılması suretiyle gerçekleşti. Bu kesimin milli gelirden aldığı pay giderek arttı veya farklı bir ifadeyle söyleyecek olursak, ABD ekonomisinde yaratılan toplam artı değerin giderek artan bir bölümü finans kapitale intikal etti.
İkincisi, finans kapitalin artı değerin artan bölümlerine el koyması, emekçilerin sırtından telafi edildi. Bu dönemde reel ücretlerin -ABD’de ve Türkiye'de - emek verimliliğindeki artışın çok gerisinde kaldığını görüyoruz. O kadar ki savaş yıllarında, hatta Büyük Bunalım'da bile, reel ücretlerde böylesine bir gerileme söz konusu değil. 1980'den sonra yeniden yapılandırılan işgücü piyasaları, sermayenin emek üzerindeki tahakkümünün yeniden biçimlendirildiğini çok açık bir biçimde göstermekte.
Emeğin gelirleri bu denli çökertilirken, üretilmiş mallara talep nereden ve nasıl yaratıldı öyleyse? Kredi kartları, tüketici kredileri, türev ürünler gibi yeni finansal "ürünler"in yaygınlaşması ve oluşan borç köpüğü sayesinde emekçi sınıflar tüketim düzeylerini geçici bir süreliğine artırabilme olanağı buldular. Varlık (gayrimenkul, hisse senedi vb.) fiyatlarının şişmesi de bu amaca hizmet etti.
Üçüncü sırada, Çin'den ve petrol üreten ülkelerden, sürekli cari açık veren ABD'ye net kaynak aktarımı yapılması ve doların somut bir karşılığı olmayan dünya parası olarak kullanımı geliyor. ABD ucuz tüketim malları ithalatı ile ücret maliyetlerini düşürüp, üretim için gereken ara malları da ucuza sağlarken, karşılığında hizmet, tasarım ve bolca kâğıt üretip sattı dünyaya.

Ulus Devlet Sönümleniyor mu?

Ulus devletin sönümlenip sönümlenmediği, dönemin en popüler sorularından/tartışma başlıklarından birini oluşturuyor. Kenan Somer, Kızılcık dergisinde yayımlanan yazısında, "ulus devletlerin sönümlenmesine, dolayısıyla sosyalizmin de, emperyalizmin de devre dışı kalmasına yol açan küreselleşme, yepyeni bir komünizmin döl yatağı durumuna geliyor" , diye yazmış. Onun gibi düşünen başkaları da var. Acaba haklılar mı?
Gerçek şu ki "emperyal güçler sınırları sınırları tasfiye etmekten çok sınırların içine sızma kabiliyetini geliştirmiş" durumdalar. Dünya Bankası, IMF, Dünya Ticaret Örgütü, derecelendirme şirketleri gibi -aslında hemen hepsi ABD'nin güdümündeki- uluslararası kuruluşlarla onların yerel uzantısı olan "bağımsız" üst kurulların vb. bu amaca hizmet ettikleri kuşkusuz. Ulus devlet sönümlenmiyor; aslında fonksiyon değiştiriyor. Emeğin mobilizasyonu üzerindeki katı kontrolün sağlanması onun yeni görevi. Doğulunun Doğu'da kalması, Batılının Batı'da kalması, coğrafi ve zihinsel bölünmelerin sürmesi sistemin devamlılığı için elzem gözüküyor.
Kapitalizmin 400 yıllık tarihinde başka "küreselleşme" dalgaları da oldu. Farklı birikim rejimlerinin bir gereği olarak sermaye ve emeğin yerküredeki dolaşımı göreli olarak kısıtlandı veya özgürleştirildi. Ancak sermaye hareketlerinin bu denli serbest, emeğin ise tersine bir tutumla, bu denli tutsak alındığı bir dönem daha önce görülmedi. "Coğrafya kaderdir" diye -beni oldukça düşündüren- bir söz okuduğumu hatırlıyorum daha önce. Fukuyama tarihin sonunu ilan ettikten sonra birilerinin çıkıp "asıl coğrafyanın sonu geldi", diye itiraz ettiğini de. Öyle anlaşılıyor ki ulus devletin ve coğrafyanın sonu henüz gelmediği gibi dünyadaki ezilenler için coğrafya kader olmayı sürdürüyor hâlâ. 8 Haziran 2009

Yeşim Dinçer

[1]James M. Cypher'dan aktaran Douglas Dowd, Kapitalizm ve Kapitalizmin İktisadı: Eleştirel Bir Tarih, çev. Cihan Gerçek, 2008, Yordam Kitap, s. 223

[1]Rakamlar için bkz. Angus Maddison, "Business Cycles, Long Waves and Phases of Capitalist Development" (http://www.ggdc.net/maddison)

[1]Jacques Adda, Ekonominin Küreselleşmesi, çev. Sevgi İneci, İletişim Yay., 2008, s. 73

[1]Kaynak: UNCTAD(http://stats.unctad.org/fdi/ReportFolders/reportFolders.aspx)

[1]Spekülasyon ya da faiz kazancı elde etmek üzere dolaşan "sıcak para" ya da "portföy yatırımları"nı kapsamaz. Herhangi bir sınai kuruluşta, banka ya da finans kurumunda, hizmet sektöründe faaliyet gösteren bir işletmede, hisselerin % 10 ve daha fazlasını satın almak suretiyle veya kurucu ortak sıfatıyla yapılan sermaye iştiraklerini kapsar.

[1]J. Adda, a.g.e. s. 88

[1]http://en.wikipedia.org/wiki/List_of_countries_by_received_FDI

[1]Yukarıda anılan çalışmasında Jacques Adda, bölgesel kutuplaşma tezini ekonomik ilişkileri gösteren matrisler kurarak temellendirmeyi deniyor.

[1]Sungur Savran, Kod Adı Küreselleşme: 21. Yüzyılda Emperyalizm, Yordam Kitap, 2008

[1]Erinç Yeldan, Küreselleşme, Kim İçin?, Yordam Kitap, 2008, s. 22

[1]BSB, Türkiye'de ve Dünyada Ekonomik Bunalım, 2008-2009, Yordam Kitap, 2009, s. 63-73

[1]Türk İmalat Sanayiinde Üretkenlik ve Ücretler (1950-1997) için bkz. E. Yeldan, a.g.e., s. 95

[1]Kenan Somer, "Küreselleşme Üzerine", Kızılcık, Bahar 2009

20/11/2018 Gün Ortalama:1857  Bugün462 ziyaret var  Sitede 2 Kişi var  IP:54.146.195.24