Türkçe

SINIF HAREKETİNİN KRİZİ

İzlenme 1863

SINIF HAREKETİNİN KRİZİ 
Kapitalist dünya sisteminin ve Türkiye’nin içinde bulunduğu krizin bir diğer özgün yanı, işçi sınıfı hareketinin ve onun yoğunlaşmış ifadesinden başka bir şey olmayan sosyalist hareketle sendikal hareketin de eşzamanlı olarak krize girmesidir. Bu eşzamanlılık sınıf hareketindeki krizi tahlil etmeye çalışan sosyalist kadrolar tarafından anlamlandırılmaya ve bir neden sonuç ilişkisi içine oturtulmaya çalışılıyor

Sosyalist kadrolarda genel kabul gören yaklaşım, üzerinde pek de düşünülmeksizin, sosyalist hareketi sınıf hareketinin yoğunlaşmış ifadesi olarak görmek yerine, onun sınıf hareketinden ayrı bir toplumsal olgu olarak değerlendirilmesidir. Böylece sınıf hareketi ister istemez sendikal harekete indirgeniyor. Sınıfın krizi ise, mevcut sendikal hareketin ve örgütlerin krizi gibi algılanıyor. Bu yaklaşıma göre, mevcut sendikal örgüt ve anlayışların krize giren kapitalizmin hayata geçirdiği esnek çalışma, eve verme, taşeron işçilik gibi çeşitli uygulamaları engelleme kapasitesi son derece sınırlıdır



Çünkü kapitalizmin aldığı önlemler işçi sınıfının yapısını sürekli değiştirmekte, sendikalar ise verili örgüt ve çalışma anlayışıyla sınıfın yeni kesimlerine ulaşamamaktadır. “Örgütsüz emek, enformel sektör ve esnekleşme” konuya ilişkin, kısaca şu söylenebilir: Türkiye’deki istihdamın yapısına ilişkin olarak, enformel sektörün durumuyla ilgili verilere baktığımızda, üretim ve istihdam yapısı, ölçek ve esnekleşme konuları, toplu sözleşme ve sendikaların tasfiyelerine hız kazandırmıştır denebilir. Part-time, geçici, mevsimlik, taşeron işçi istihdamı genişletilerek sendikalıksızlaştırmayı yaygınlaştırılmıştır da diyebiliriz. 

Dahası, kitlesel işten çıkarmalar, sigortasız hatta günü birlik işçi çalıştırma sonucu özel sektördeki örgütleri bitirdi de diyebiliriz. Ama bunlar krizin görüntüleridir, nedenleri değil. Nedenlerini bulmak için kapitalizmin hüküm süren krizine bakmak yetmez. Nasıl ki kapitalizmin hareketini kavrayabilmek için onun genel özelliklerini tarihsel bütünlüğü içinde, ama özgün niteliklerini de özgün dönemleri içinde ve bu dönemleri birbiriyle bağlı bir biçimde ele alıyorsak, sınıf hareketini de aynen öyle hem tarihsel bütünlüğü hem de özgül dönemleriyle birlikte ele almak zorundayız. 

Sonuçta işçilerin giderek artan bir kesimi sendikasızlaştığı gibi, sendikalar da işçilerin hak ve kazanımlarını koruyamayıp sürekli kan kaybına uğramaktadır. Sendikalı işçi sayısı, grev ve greve katılan işçi sayısı, kazanım elde edilen grev sayısı sürekli azalmaktadır. Burada sözü edilenler, bir tahlilden ziyade tespit oldukları ölçüde doğrudur. Ama bunlar krizin görüntüleridir, nedenleri değil. 

Her diyalektik bütün çelişki içerir. Kendi iç tarihi bu çelişkiler tarafından yazılır. Çelişkilerin derinleşmesi krize yol açar ve krizle bütünün parçaları arasındaki ilişkiler erir, parçalar birbirinden uzaklaşır, hatta koparlar. Diyalektik bir bütün olarak sınıfın kendisi de bu genel kuraldan bağımsız değildir. 

Burjuva üretim ilişkisinin içine girdiği kriz, burjuvazinin iç ilişkilerini etkiler. Örneğin: şimdi Türkiye’de olduğu gibi, bu sınıfın değişik kesimleri arasındaki çelişkiler derinleşir, aralarındaki ilişkiler erir, birbirlerinden uzaklaşırlar ve çatışmaları derinleşir. Sonuçta kapitalizmin iktisadi krizi burjuvazinin siyasi ve ideolojik, hatta egemenlik araçları olan devlet ve hükümet göz önünde tutulursa, örgütsel krizlere yol açabilir. Ama aynen burjuvazi gibi işçi sınıfı da diyalektik bir bütündür ve onun da iç çelişkileri vardır. Bu çelişkilerin derinleşmesi sınıfın özneleri olan işçiler arasındaki ilişkileri eritir ve onları birbirinden uzaklaştırır. 

İşçi sınıfı da burjuvazi gibi, elbette egemen konumda olmadığı için farklı biçimlerde, siyasal, ideolojik ve örgütsel krize girer, girebilir. Proletaryanın iç çelişkisi, işçilerin sınıf konumu ile aralarındaki bireysel rekabet tarafından kurulur. Sınıf konumu onları birleşmeye ve burjuvaziye karşı birlikte mücadeleye iterken, bireysel rekabet onları ayırır, burjuvaziye boyun eğmeye ve hatta en bariz örneği grev kırıcılığında, sınıf arkadaşlarına karşı burjuvaziyle işbirliğine gitmeye iter- itebilir.  

Öyleyse, sınıf hareketinin krizde olduğundan söz ettiğimizde proletarya içi çelişkilerin derinleştiğinden ve çelişkinin rekabet kutbunun ağır bastığından söz ediyoruz demektir. Birlik yerine rekabetin güçlenmesi, sınıf mücadelesinin her alanında kendini açığa vurmaktadır. Siyasal mücadele alanında sosyal demokrat partiler liberalleşirken, sosyalist partiler ya sosyal demokratlaşmakta ya da prestij kaybına uğramakta ve işçilerle bağları ortadan kalkmakta; ekonomik mücadele alanında ise sendikalar üye kaybına uğramakta ve sendikalı işyeri sayısı sürekli düşmektedir. Şimdi karşımızda duran tablo budur. 

Ama değiştirilebilmesi bakımından, önemli olan bu tablonun nasıl ortaya çıktığı, nasıl olup da rekabetin çelişkinin ağır basan tarafı haline geldiğidir. Kapitalizmin bütün aşamalarında ve bir aşamanın bütün dönemlerinde bu üretim ilişkisinin genel işleyiş yasaları hüküm sürer. Kriz kâr oranlarına saldırdığında, sermaye işçi sınıfına saldırır. Kâr oranının düşüşünü sömürü oranını yükselterek kapatmaya çalışır; ücretleri düşürür, çalışma süresini uzatır, çalışma yoğunluğunu artırır, teknolojik yenilenmeye gider, vb., sonuçta mutlak ve nispi artı-değeri artırmaya çalışır. Bunlar bir aşamadan diğerine ya da bir dönemde ötekine, zaman içinde değişen ya da daha doğrusu çeşitlenen önlemleri hayata geçirmek üzere başvurulan yöntemlerdir. 

Bütün bu mücadeleler ve hatta çoğu mücadele yöntemi hiçbir şekilde günümüzün icadı değildirler. Öyleyse, nasıl oldu da günümüzde kesin sonuç elde edebildiler? Bu sorunun cevabı sınıf hareketinin tarihinde yatmaktadır. Kapitalizmin ortaya çıktığı ve henüz gelişiminin başlangıcında olduğu dönemde işçiler bugün havsalamıza sığmayacak denli ağır sömürü koşulları altında çalışmaktaydılar. Dönemin birçok yazarı onları beyaz köleler olarak adlandırırken tamamen haklıydılar ve bazıları işçilerin kölelerden daha acınacak durumda olduğunu söylüyorlardı. 

Sömürüye dayalı diğer toplumsal sistemler gibi, kapitalizm altında da insan burjuva için üretim araçlarından biridir. Toplumsal bir zorlama olmadıkça sermaye sınıfı işçiye üretim sürecindeki aletlerden biri gibi yaklaşır, insan gibi değil. Kapitalizmin ilk dönemlerinde işçilerin en temel ve insani talepleri henüz toplumsal zorlamalar haline dönüşememişti. O nedenle burjuvazinin işçiyi diğer aletler gibi bir alet olarak gören yaklaşımı sınırsız ve fütursuzdu. Sömürünün sınırsız ve fütursuz olduğu o günlerde, bu üretim biçiminin anayurdu olan İngiltere’de Parlamento Komisyonu, “bazı ileri gelen firmaların” zaman kaybı konusundaki korkularını safça dikkate alıyor, yani başkalarının emeğine el koymak için zaman kaybı; böylece 13 yaşından küçük çocuklarla, 18 yaşına basmamış gençlerin her gün 12-16 saat çalışarak yemek saatlerini kaybetmeleri ve tıpkı buhar kazanına su ve kömür atar, pamuğa sabun katar, çarklara yağ koyarmış gibi, yani sanki iş araçlarını yardımcı malzeme ile beslermiş gibi, üretim süreci sırasında bir şeyler atıştırmaları için yeter sebep olup olmadığını dikkate alıyordu. 

Dokuz-on yaşındaki çocuklar, sabahın ikisinde, üçünde ya da dördünde çul yataklarından zorla kaldırılmakta, bir dilim ekmek için gece saat ona, on bire, on ikiye kadar çalıştırılmaktaydı. Bir kasaba halkı “erkeklerin günlük çalışmaları, on sekiz saate indirilsin diye öneride bulunmak amacıyla toplantı” düzenliyordu. Yedi yaşında kalıp taşıma işine başlayan çocuklar “haftada altı gün sabah altıda işe gelir, akşam dokuzda işten çıkardı”. Bir anne iş müfettişlerine “Şu benim oğlumu… daha yedi yaşındayken, karda kışta gidip gelirken sırtımda taşıdım, günde on altı saat çalışırdı. …Makinenin önünde ayakta doyurmak için çoğu zaman diz çökerdim, çünkü ne makinenin başından ayrılabilirdi, ne de onu durdurabilirdi,” diye yeminli ifade veriyordu. 

Dönemin sömürü koşulları burjuvazinin tarihinde bir daha asla göremeyeceği denli ağırdı. Sömürüyü bu denli ağırlaştıran ücretlerin düşüklüğü değildi. Çalışma koşullarının kötülüğüydü. O nedenle, ücretler her zaman önemli bir kavga konusu olmakla birlikte, kapitalizmin bu vahşi döneminde temel mücadele konusu çalışma koşullarıydı. 

Burjuvaziyle işçi sınıfı arasındaki mücadele tarihinin bu ilk dönemine damgasını vuran özellik, en temel ve en insani taleplerin toplumsal zorunluluk haline getirilmesi çabasıdır. Ne var ki, bu çabanın işçilerin kendi patronlarına karşı yürüttükleri mücadeleyle başarıya ulaşması imkânsızdı. Yer yer ulaşsa da sürekliliği garanti altında olmuyordu. Çünkü varılan anlaşma bir iş anlaşmasıydı, toplumsal bir zorunluluk değil. 
  
Öte yandan, hiçbir sınıfın talebi siyasal düzeyden geçmeden toplumsal bir zorunluluk haline gelemez. Öyleyse talepleri toplumsal zorunluluk haline getirmek için siyasal bir mücadele zorunluydu. Çalışma koşullarını düzeltmek için mücadele eden işçiler, kısa zamanda, kendi patronlarına karşı yürüttükleri mücadelenin kalıcı bir başarıya ulaşma şansı olmadığını kavramaya başladılar. Çalışma koşulları, yasalar tarafından belirlenmeliydi ve işçilerin talepleri toplumsal zorunluluk katına yükselmeliydi. Böylece, işçi mücadeleleri sınıf mücadelesine ve hatta zaman zaman sınıf savaşımına dönüşmeye başladı. İşçiler bir başka sınıfa karşı mücadele içinde birleşmeye ve proletaryayı inşa etmeye başladılar. İş yasaları bu mücadelenin ürünüdür. 
  
Bu dönemde, çalışma yaşamına ilişkin yasalar bin bir hile içersinde bile, toplam olarak ve sürekli bir biçimde işçilerin çalışma koşullarını düzeltmeye yönelikti. Oysa daha önceki üç yüz yıl boyunca ücretlilerin çalışma koşullarını düzenleyen yasalar sürekli olarak bu koşulları kötüleştirmeye yönelik olmuştu. Ama artık, feodal toplumun küçük bir kesimi olan ücretlilerin yerine burjuva toplumunun temel sınıfı olan işçi sınıfı geçmişti ve bu sınıf siyasi alanı kullanıyor ve kazanım elde ediyordu. İş yasaları için mücadele her yerde demokrasi mücadelesiyle birlikte yürüdü. Çünkü sürekli olarak siyasal alana başvuran işçi sınıfı, kendi temsilcilerini siyasal alana taşıyamamanın sıkıntısını çekiyordu. Yasaları parlamento çıkardığına göre, orada işçilerin bulunması işleri oldukça kolaylaştıracaktı. 

Öte yandan, bir iş anlaşmasını bozmak kolay olmasa da, yasa yapıcının mevcut yasaları değiştirmesi de tamamen mümkündü. Öyleyse bu da, yasa yapıcı kurumlarda olmak için bir başka nedendi. Fakat başta seçim yasaları olmak üzere siyasi rejim buna izin vermiyordu. Dolayısıyla, özel olarak örgütlenme özgürlüğü için mücadele genel olarak demokrasi için mücadele, sömürü koşullarında çalışma ve yaşama koşullarında iyileşme için mücadeleyle birlikteydi. 

Nitekim burjuvazi de durumun tamamen farkındaydı. Dönemin hakim burjuva siyasi düşüncesi klasik liberalizmdi. Bu düşünceyle günümüzün neo-liberalizmi arasındaki en temel fark, demokrasi ile kapitalizm arasındaki ilişkinin değerlendirilişinde yatar. Neo-liberaller demokrasinin sadece kapitalizmle mümkün olduğunu, serbest piyasanın demokrasi anlamına geldiğini ileri sürerler. Oysa ataları, klasik liberaller, demokrasiyle kapitalizmin bir arada olamayacağını düşünürlerdi. Liberalizmin atalarına göre demokrasi ki, esas olarak genel ve eşit oy hakkı anlamına geliyordu, siyasi iktidarı işçi sınıfının eline verirdi ve bu sınıf iktidarı kapitalizmi yıkmak için kullanırdı. O nedenle, klasik liberaller genel ve eşit oy hakkına karşı çıkarlardı. Ya oy kullanımını vergi ve benzeri açık veya sinsi sınırlamaların arkasında burjuvaziye özgü bir hak haline getirmeye çalışırlar, ya da burjuvalara birden fazla oy hakkı vermeyi savunurlardı. 

Proletaryanın mücadelesi ürün verdi ve 19. yüzyıl ile yirminci yüzyılın ilk çeyreği boyunca, en azından gelişmiş kapitalist ülkelerde, belli bir başarıya ulaşıldı. Sömürü koşulları hafifledi, çalışma koşulları iyileşti, genel olarak demokratik haklar özel olarak da işçilerin örgütlenme hakları konusunda belirgin kazanımlar elde edildi. Bugün demokrasinin, burjuva demokrasisinin, iktidarı işçi sınıfının eline vermediğini biliyoruz. Bununla birlikte, klasik liberalizmin yaklaşımı teorik bir değerlendirme hatası değildi. Çünkü dönem sınıf mücadeleleri dönemiydi. Mücadelenin amacı fabrika içi koşulları düzeltmek olsa bile, mücadele alanı fabrikaların dışında siyasetin içindeydi. Üstelik sadece çalışma koşullarını düzeltmeyi istemekle de yetinmiyordu. Siyasal yapıyı da değiştirmeye çalışıyordu. Şu veya bu anda, özellikle kriz anlarında durum fiilen tersine dönse de, bir bütün olarak dönem boyunca işçi sınıfı saldırı, burjuvazi ise çekilme pozisyonundaydı. 

Birinci dünya savaşından sonra Rusya’nın yanı sıra birçok Avrupa ülkesinde ortaya çıkan işçi ayaklanmaları bunun en iyi göstergesidir. Bu dönem devrimler çağıydı. Klasik liberalizmin demokrasi karşısında kapıldığı ürküntü bu kavga koşullarının ürünü ve ifadesiydi. Yirminci yüzyılın ilk çeyreğinden sonra Avrupa’da birçok devrim teşebbüsünün başarısızlığa uğramasını takiben koşullar değişti. Koşulları değiştiren Avrupa’daki faşist saldırılar oldu. Faşizm öylesine şiddetli bir darbeydi ki, ikinci dünya savaşında yenildi. Fakat bu arada işçi sınıfının saldırı pozisyonuna son vermeyi de başardı. 

İkinci dünya savaşıyla birlikte,tekelci devlet kapitalizmine geçiş ile birlikte emperyalizmin yeni aşaması başladı hem de sınıf mücadelesinin yeni aşaması. Başlayan kapitalizmin altın çağıydı. Bu dönem boyunca gerçekleşen genişlemenin bir benzeri daha önce ve daha sonra hiç yaşanmadı. Teknoloji hızla gelişti, üretime uygulandı ve buna bağlı olarak verimlilikte hızlı artışlar yaşandı. Ücretlerde ve sosyal haklarda reel artışlar, verimlilikteki artışlar sayesinde burjuvazi açısından kolay verilebilir ödünler olmakla kalmayıp, artı-değerin gerçekleştirilmesi imkânlarını genişlettiği için istenir de oldu. Sonuç tüketim toplumu ve sosyal refah devletiydi. . 

Bu dönemle birlikte, daha önce bir eğilim halinde bulunan sınıf uzlaşmacılığı yoğunlaşarak nitelik biçimine büründü. Uzlaşma döneminin genel özelliği oldu. Siyasal planda ve hükümet düzeyinde yürütülen sınıf mücadelesi yerini işyeri planında ve patronlar düzeyinde yürütülen işçi mücadelelerine bıraktı. Önceki dönemin mücadele örgütleri olan sendikalar şirketleşerek işçilerin pazarlık aracı haline dönüştü. Sendikacılar ise sınıfın önderleri olmaktan çıkarak şirketleşmiş sendikaların müdür ve yöneticileri haline geldiler. Sınıf hareketinin saldırıdan uzlaşıya, daha sonra da günümüzde uzlaşıdan da geri çekilmeye yönelen iç tarihinin nesnel ve öznel nedenleri var. Nesnel nedenler, kapitalizmin gelişimine bağlı olarak sınıfın yapısında meydana gelen değişiklikler, öznel nedenler ise sosyalist hareketin geçirdiği siyasal dönüşümlerdir. 

Sınıf içi farklılaşma, serbest rekabetin içinde var olan bir eğilimin, üretimin yoğunlaşmasının, emperyalizmi ortaya çıkaran krizde nitelik biçimine bürünmesi ve tekelci aşamaya geçişle birlikte ortaya çıktı. Pazara hakimiyet sayesinde rekabetin kontrol altına alınması ve yüksek tekel kârlarıyla sömürgelerden elde edilen büyük kârlar tekelci sermayeye kendi işçilerine yüksek ücret verme olanağı sağlamaktaydı. İşçi sınıfının örgütlülüğünde yükseliş ve örgütlü mücadelesinin artan gücü de, tekelci sermayeyi ortaya çıkan bu imkanı realize etmeye itiyordu. Böylece, tarihte ilk defa, işçi sınıfı içinde çalışma koşulları ve ücret bakımından sürekli ve belirgin bir farklılaşma ortaya çıkmaya başladı. Ücret farklılaşması sınıfın birliğini şiddetle parçalar. O nedenle, hangi işkolunda çalışırsa çalışsın ve ne iş yaparsa yapsın, bütün işçiler için eşit ücret kapitalizmin ilk dönemlerinde kurulan işçi sendikalarının ortak talebiydi. 

Bununla birlikte, çalışma koşulları bakımından farklılık ücret farklılaşmasından daha önemsiz değildir. Tekelci burjuvazi daha yüksek ücret verdiği gibi, daha iyi çalışma koşulları da sağlıyordu. Bu durum işçiler açısından, en temel insani talepler birer fiili zorlama haline gelmiştir. Oysa diğer işçiler hâlâ böyle bir zorlamadan yoksun, yoğun sömürü koşulları altında çalıştırılmaktaydı. Dahası, işçilerin çalışma koşullarına yönelik fiili bir zorlamayı kabul eden burjuva kesim, tekelci burjuvazi, kapitalizmin geleceğini temsil ederken, işçileri hiçbir fiili veya toplumsal zorlama ve sınırlama tanımaksızın çalıştıran burjuva kesim, kapitalizmin geçmişini temsil ediyordu. Ücrette ve çalışma koşullarında farklılaşma işçi aristokrasisinin doğumuna yol açtı. 

İşçi sınıfının bir kesimi burjuvalaştı ve kesin karar anlarında burjuvaziyi destekleyecek bir işçi kesimi oluştu. Nitekim emperyalizm, ilk krizi içinde dünyayı yeniden paylaşmak veya krizden çıkmak için savaşlara başvurduğunda, işçi aristokrasisinin bağlaşıklığından sonuna kadar yararlanacaktı. Sınıfın bu kesimi, burjuvalaşmış bu kesim, her emperyalist ülkede bir diğer ülkeye karşı yürütülen savaşı destekledi ve sınıfın geri kalanını da peşinden sürükledi. Böylece, işçi aristokrasisi burjuvazinin krizi atlatmak için başvurduğu önlemleri hayata geçirmesinde yardımcı oldu. İşçi aristokrasisi burjuvazi ile proletarya arasında bir uzlaşmayı temsil etse de, uzlaşma ikinci dünya savaşından önce sınıf mücadelesi içinde bir eğilim olarak kaldı. 

Öyle ki, örneği savaştan önce sınıf hareketi içinde egemenliğini kurmayı başaran uzlaşma çizgisi savaştan sonra geri çekildi ve 1920-1930 yılları kapitalist Avrupa’nın gördüğü en yaygın devrimci atılımlar ve demokratik açılımlara şahit oldu. Ancak ikinci dünya savaşından sonra, tüketim toplumu ve sosyal refah devletiyle, yani çalışma koşullarına yönelik temel taleplerin bütün patronlar ya da patronların büyük kesimi için toplumsal zorlama haline gelmesi ve reel ücret artışıyla birlikte, uzlaşma sınıf mücadelesinin genel niteliği haline geldi. Sınıf mücadelesi ulusal plandan uluslararası plana geçti. Tek tek ülkelerde burjuvazi ile proletarya arasındaki kavganın yerini uluslararası planda SSCB, emperyalist ülkeler çelişkisi aldı. 

Geriye doğru çekilişin öznel nedenlerine gelince, sınıf hareketinin siyasi alanı her zaman diğerlerini önceler. Dolayısıyla, uzlaşma çizgisinin siyasal ifadesi olan sosyal demokrasi, bu çizgi henüz sınıf hareketinin genel eğilimi haline gelmeden, sosyalist hareketin genel eğilimi olmuştu bile. Yirminci yüzyılın başlarında sosyal demokrasi uluslararası komünist harekette üstünlüğünü sağlamıştı. Hatta, 1920-1930 döneminin genel yükseliş atmosferinde bile, devrimci sosyalistler güçlenseler de sosyal demokrasi üstünlüğünü korumayı başarmıştır. Zaten, uzlaşma eğiliminin daha sonra genel bir özellik halini almasında, öncesinden sosyal demokrasinin genel bir üstünlük kazanmasının da payı vardır. 

Uzlaşma dönemi boyunca sosyal demokrasi, reformlar yoluyla da olsa sosyalizmi hedef olarak ilan etmekten vazgeçti, ileri demokrasi peşinde koşar oldu ve böylece tamamen sosyalist hareketin dışına düştü. Bu değişim, daha sonra 1970’larda ortaya çıkan krizle birlikte sosyal demokrat partilerin liberalleşmesinin ön belirtisiydi. Böylece, 19. yüzyıl boyunca güçlenen devrimci sosyalizm, 20. yüzyılla birlikte, faşist saldırıların kadrolarda gerçekleştirdiği fiziki imhanın da etkisiyle, güçlerinin büyük kısmını kaybetti. 

Gündelik çıkarlar uğruna sendika profesyonellerinin yürüttüğü pazarlıklar ve sosyal demokratlaşan partilerin yürüttüğü düzen içi reform talepleri sınıf mücadelesinin yerini alınca yeni işçi kuşakları kavgayla değil, toplu sözleşme görüşmeleriyle yetişti. Sınıfın örgütleri mücadele örgütleri olmaktan çıkıp uzlaşma örgütleri halini aldı. Sınıf bilinci eridi. Öyle ki, şimdi burjuvazi barışa son verdiğinde, uzlaşma yerine saldırıyı tercih ettiğinde, örgütleri bilinci ve birlik duygusu eriyip gitmiş olan sınıfın kitlesi bu saldırıları püskürtecek bir militanlık ve birlik geliştiremiyorlar. Halbuki proletarya ilk defa saldırıya maruz kalmıyor. İlk defa mevzi de kaybetmiyor. Ama bundan önceki her geri çekiliş hem genel saldırı dönemi içinde geçici bir karakter taşıyordu, hem de faşizm örneğinde olduğu gibi açık ve yoğun silahlı baskı altında gerçekleşiyordu. 

Oysa şimdi, bundan önceki dönemlerden farklı olarak faşist ya da olağandışı baskıcı devlet biçimlerinden biri söz konusu olmaksızın, “demokrasi” içinde ve çoğu zaman iktisadi önlemlerle işçi sınıfını geriletmek, örgütlülüğünü ortadan kaldırmak ve sömürüyü dikkate değer bir biçimde yoğunlaştırmak mümkün olabilmektedir. Geri çekilişi krize dönüştüren bu özelliklerdir. Bununla birlikte, burjuvazinin saldırıları, geri aldığı haklar ve tarihsel kazanımlar hem sınıfın bilincini hem de yapısını yeniden şekillendirmekten de geri duramıyor. Aslında engel kendi genişleme yasalarına içkindir, yani sermayenin kendisini sermaye olarak gerçekleştirebilme sınırları dahilindedir. 

(Karl Marks, Kapital, cilt 3, s. 507) Kapitalizm bir kere daha kendi mezarını kazıyor. Sadece ücretler düşmüyor, aynı zamanda çalışma ve yaşama koşulları da kötüleşiyor. Üstelik değişiklik yapısal bir nitelik kazanıyor. İşçiler arasındaki farklılıklar ortadan kalkıyor. Dahası işçiler çalışma ve yaşama koşullarında, daha yoğun sömürü koşullarında eşitleniyorlar. Ama en önemlisi, burjuvazi bir kere daha işçilere bir mal gibi, üretim sürecindeki araçlardan biri gibi davranmaya başlıyor. İşçilerin en temel ve insani talepleri toplumsal zorlamaların güvencesi altından çıkıyor. Öte yandan aynı durum sınıf bilincinin, sınıf nefretinin ve sınıf isyanının gelişmesini güvence altına alıyor. 26 Ocak 2005

İsmail Ökan

Bookmark and Share

25/05/2018 Gün Ortalama:2133  Bugün 293 Ziyaret var  Sitede 4 kişi var  IP:54.81.232.54