Türkçe

Emekçilerle birlikte hayatı yeniden talep edelim

Sendikaların ve emek örgütlerinin tabanlarından kopması ve giderek kendi içine hapsolması hem onların hem de toplumun hayat damarlarının tıkanması anlamına da geliyor. Tabanı olmayan taleplerin siyasal ve toplumsal bir karşılığı da olmuyor
Emekçi sınıflar açısından bakıldığında ülkemizde her geçen gün saldırganlaşan bir sömürü, yağma ve talan düzeninin varlığı açıktır. Ekonomik göstergeler ve siyasal alandaki gelişmeler içinde bulunduğumuz ekonomik ve siyasal krizin daha da derinleşeceğine işaret ediyor. Bugünün kriz koşullarında çarpıcı olan ise emekçilerin, toplumsal özne olarak süreçte yer alamamasıdır. Bu koşullarda emekçiler sözünü söyleyememekte ve bu sözü örgütleyerek siyasal alana taşıyamamaktadır. Gündelik hayat her açıdan sömürü ilişkileri tarafından belirlenirken, maddi yaşam deneyimleri ve pratikleri sınıf temelli siyasallaşmamaktadır.
 
Emekçi sınıflardan yükselen “geçinemiyoruz” sesleri, kanser hastalarının ilaç bulamadıkları için ölüme terkedilmesi, uzun dönem işsizlik koşullarının işçileri kendilerini yakmaya itmesi gibi toplumsal gerçekleri anlayan, açıklayan ve örgütleyen bir sol programa gereksinim olduğu açıktır. Daha da açık olan ise, bu program ile birlikte emeği yeniden bir toplumsal özne olarak siyasal alana taşıma ihtiyacıdır. Dolayısıyla, ekonomik ve siyasal krize karşı emek siyasetinin iki önemli ekseni bulunuyor. İlki, emeğin en temel taleplerine dair bir sol program. İkincisi ise bu sol programı mümkün kılmak için emeğin siyasallaşması.
 
Emeğin temel talepleri 
Ekonomik ve siyasal krizin derinleşmesi demek, sermayenin emek üzerindeki hakimiyetini genişletmesi demektir. Sermayenin hakimiyetini genişletmesini, iktisadi, siyasal, toplumsal, kültürel ve ahlaki düzlemlerde gözlemlemek mümkün. Diğer bir deyişle, bugün, sermaye gündelik hayata doğrudan ve derinlemesine nüfuz ediyor.
 
Metalaşma ve kamusal varlıkların sermayeleşmesi, iki yıllık OHAL ve ardından gelen süreçte şiddetli bir şekilde devam ediyor: Zorunlu bireysel emeklilik, Varlık Fonu, şeker fabrikalarının özelleştirilmesi, şehir hastaneleri. Tüm bu politikalar ile, bu ülkenin kamusal birikimleri sermayeye devredilmekte, emeğin kamusal kazanım ve hakları gasp edilmektedir. Dolayısıyla, emekçiler için meta-dışı yaşam olanakları tümüyle yok ediliyor.
 
Güvencesizlik ve geleceksizlik, içinden geçmekte olduğumuz süreçte şiddetlenmektedir: Kıdem tazminatı tartışması, taşeron çalışma, hafta tatili kanunu. Tüm bu düzenlemeler ile emekçiler insafsızca emek piyasasına fırlatılmakta, işten atılma kolaylaşmakta, uzun saatler çalıştırma imkanı artmakta ve düşük ücretler kalıcılaşmaktadır. Kamu personel rejimine yönelik düzenleme de masadadır. Bu düzenleme ile kamuda güvenceli istihdamın tümüyle ortadan kalkması ve güvencesiz istihdam modellerinin yerleşmesi hazırlanmaktadır. Kamu personelinin başta sendika hakkı olmak üzere tüm güvenceleri elinden alınacaktır.
 
Emekçiler alelade bir metaya dönüşmüş şekilde emek piyasasına fırlatılmaktadır. Bu piyasada yer bulamamış olanlar da klientalist (yanaşma) ağların eline terkediliyorlar. Mevcut siyasallaşma düzeyi ise, yasaklanan grevler, zorunlu arabuluculuk yasası ve yandaş sendikacılık ile yıkıma uğratılmaktadır. Siyasal yaşamdan dışlanmak, toplumun kurucu unsuru olarak sahip olduğu söz hakkının elinden alınmasıdır.
Sol, memleket insanını milliyetçi, gerici, cahil gibi kategorilere sıkıştırmamıştır. Memleket insanının kültürel/ideolojik belirlenimlerini yaratan süreçleri ve bunların nasıl dönüştürülebileceğini dert etmiştir. Dolayısıyla, sol için memleket insanı cesareti, korkaklığı, çelişkisi, naifliği, sevinci ve üzüntüsü ile “bizimkilerdir.”
 
Emeğin kendine dair politikaların üretildiği tüm kurum ve yapılardaki temsiliyeti de yok edilmektedir. Son kararnameler ile emeğin temsilinin önemli olduğu Devlet Denetleme Kurumu, Ekonomik ve Sosyal Konsey ve Asgari Ücret Komisyonu gibi yapılar yeniden düzenlenmiştir. Bu üç yapı da Cumhurbaşkanlığı’na bağlanmış, emek cephesinin devlet aygıtı içinde temsil imkanı da başkanlık sistemi içinde eritilmiştir. İktidarın meclis içerisinde her gün yeniden üretildiği parlamenter sistem yerine beş senelik bir süre için bir kere belirlendiği bir yapıya teslim olmuştur.
 
Sermayenin emek karşısında güçlenen hakimiyeti, önümüzdeki süreçte derinleşecek kriz ile daha da kesifleşecektir. Emekçiler sanayi politikalarının alacağı duruma göre ya yoğunlaşan artı-değer sömürüsüne ve gelir kaybına tabi olacak ya da yoğun işten çıkarmalar, artan işsizlik gibi sorunları deneyimleyeceklerdir.
Bu süreçte açıktır ki, sol siyasetin politikaları bugün emekçiler açısından en temel ve hayati taleplerdir. Güvenceli istihdam, insan onuruna yaraşır bir iş, yaşanabilir bir ücret, kamusal eğitim ve sağlık hizmetleri, çalışma saatlerinin azaltılması ve yaşamak için daha çok zaman her emekçinin en temel beklentisidir. Peki neden bu temel talepler ve siyasal hat emekçilerin sözünde ve siyasetinde yer almıyor?
 
Gündelik hayatı siyasallaştırmak
Emekçilerin gündelik hayatlarındaki en temel duygu “kaygı” ve “korku”dur. İşsizliğin ve güvencesizliğin hakim olduğu emek piyasasında, emekçilerin kaygıları korkuya dönüşüyor ve mevcut koşullara razı oluyorlar. İşini kaybetmek, iyi koşullarda iş bulamamak ve çocukların ihtiyaçlarını karşılayamamak var olana mahkum bırakıyor.
 
Yoksulluk, son dönemde siyasal iktidar eliyle yürütülen maddi yeniden dağıtım politikaları ile idare ediliyor.
 
Sosyal yardımlar, evde bakım hizmetleri, yiyecek ve kömür yardımları hayatın devamı için elzemdir.
 
Gündelik hayatta sınıf-eksenli dayanışma ve sendikal örgütlülük çok zayıflamıştır. Bu da onları hem işveren hem de toplum karşısında savunmasız ve yalnız bırakmakta, bireysel çıkış yolları aramalarına ve cemaatlere yönelmelerine neden olmaktadır. Gündelik hayat örüntüleri, baskıcı bir ortamda mümkün olan ve imkan verilenlerle gerçekleşiyor. Bu da boyun eğen, şükreden ve daha kötüsünden sakınan kültürel ve siyasal bir iklim yaratıyor. Açıktır ki, emekçiler kendilerini “daha kötüsünden” sakındıkları bir noktaya hapsetme eğilimdeler. Bu noktada, emekçilerin en temel taleplerini emekçilerle birlikte görünür kılması beklenen sol siyasete ve emek yanlısı örgütlere bakmak gerekiyor sanırım.
 
Bugün için sol siyaset, emekçi sınıflar nezdinde emek cephesinin taleplerin savunucusu ve takipçisi olarak görülmemektedir. Sol, mekansal ve zamansal olarak memleket insanından uzaklaşma ve büyük şehirlerin görece “rahat” merkezlerine sıkışma tehlikesi ile karşı karşıyadır. Bu da kuramsal ve kavramsal bulanıklaşmaya ve savrulmalara yol açıyor. Sol siyaset, bazı anlarda Kürt siyasal hareketi ile ilişki üzerinden, bazı anlarda burjuva-demokratik taleplerinin genişletilmesi üzerinden, bazı anlarda AKP-Saray karşıtı bir anlayış üzerinden kurulmaktadır. Emekçilerin en temel talepleri yeterince güçlü, inatçı ve sürekli dile getirilmemekte ve görünür bir siyasal hat oluşturulamamaktadır. Oysa emekçilerin taleplerinin gerçekleşebilmesinin zemini bağımsız, planlı, kamucu ve üretime dayalı bir ekonomidir. Böyle bir ekonomi perspektifi sadece solun ekonomi programıdır. Solun kendi ekonomi politikalarını emekçilerin gündelik talepleri ile buluşturabilmesi, emekçilerin mücadelesini böyle bir program etrafında örgütlemesi gerekir.
 
Emek yanlısı örgütler ve sendikalara baktığımızda ise, emeğin en temel taleplerinin üyeleri ile birlikte güçlü bir biçimde örülmediğini gözlemliyoruz. Sendikal siyaset, belli zamanlarda yapılan açıklamalarla sınırlı kalabiliyor. İçinden geçmekte olduğumuz baskıcı ortam, kuşkusuz emek örgütleri için de sınırlayıcı siyasal, yasal ve kurumsal çerçeve getirmektedir. Bunu kabul etmekle birlikte, bu örgütlerin üyelerinden ve tabanlarından uzaklaşmasının sadece bu süreçle başlamadığını ve bu süreçle sınırlı kalmadığını hatırlamak gerekiyor.
 
Sendikaların ve emek örgütlerinin tabanlarından kopması ve giderek kendi içine hapsolması hem onların hem de toplumun hayat damarlarının tıkanması anlamına da geliyor. Tabanı olmayan taleplerin siyasal ve toplumsal bir karşılığı da olmuyor.
 
Buraya kadar sayılanlar, kriz sürecinde sermayenin emek üzerindeki nüfuzunu genişletme sürecine işaret ediyor. Krizin bir başka boyutu, yani yönetememe ise bir yandan sermaye sınıfının kendi iç çelişki ve çatışmalarının derinleşmesini ve toplumsal süreçleri sarsacak boyutlara gelmesini işaret ediyor. Diğer yandan ise emek cephesinde her şeye karşın gelişen kimi örgütlü ya da kendiliğinden tepkileri ve direnişleri içeriyor.
 
Bugün önümüzde duran gerçeklik bu tepki ve direnişlerin kapsamını ve sürekliliğini arttırmaktır. Bunun içinse yapılması gereken emekçilerin gündelik hayatlarını siyasallaştırmaktır. Solun, yetmişli yıllarda sokaktaki insan için nasıl umut olduğunu hatırlayalım mı? Sol, memleketin insanına değer vermiştir, kendisini onların içinde ve onların parçası olarak tanımlamıştır. Onların geçim derdi, gelecek derdi, çocukların eğitimi ve sağlığı solun dertleridir. Sol, memleket insanını milliyetçi, gerici, cahil gibi kategorilere sıkıştırmamıştır. Memleket insanının kültürel/ideolojik belirlenimlerini yaratan süreçleri ve bunların nasıl dönüştürülebileceğini dert etmiştir.
 
Dolayısıyla, sol için memleket insanı cesareti, korkaklığı, çelişkisi, naifliği, sevinci ve üzüntüsü ile “bizimkilerdir.”
Son söz olarak, bu memleketin insanları ile solu buluştuğunda ve birlikte emekten yana, kamucu, tam bağımsız, eşit, özgür ve laik bir ülke istediklerinde hayat yeniden filizlenecek! O zaman memleketten umudu kesmemek için gelin, emekçilerle birlikte hayatı yeniden talep edelim.
 
Gamze Yücesan Özdemir 
 
Bir Gün Gazetesi 05.08.2018 09:06

Duplicate entry '1540214231' for key 'PRIMARY'