Türkçe

CAM İŞÇİLERİNİN ÖYKÜSÜ...

Haber: Emrullah Kandemir

2002 yılı ortasında Paşabahçe Cam işçisi, fabrikasının kapatılma kararına karşı büyük bir eyleme girişmiş, fabrikanın işgaline dönüşen eylemle Türkiye’nin gündemine gürültülü bir biçimde girivermişti. Sonrası biliniyor… Fabrikanın tekrar açılması sağlanamamış ama işçilerin önemli bir kısmı için Şişe Cam’ın diğer fabrikalarında işlerine devam etmesi mümkün olmuştu… Cam işçileri, asırlık cam geleneğini miras bırakıp, direngenliklerini de yanlarına alarak gitmişlerdi yeni fabrikalarında yeni yaşamlarına… Arkalarında baş eğmemenin haklı gururunu da bırakarak…

İşte o tarihten bir de öykü kalmış geriye… Cam işçisinin destansı mücadelesine kayıtsız kalmayan bir işçi dostunun, Yeter Şahin’in o zamanlarda yaşananlara bakıp yazdığı bir  öykü… Gidenlerin yeni öykülerde yeniden ve yeniden okunacaklarını unutturmayan, unutanlara hatırlatan bir  öykü…

Yaşamları ve gelecekleri için direnmeyi seçenlere saygıyla…

 GİTTİLER

Hiç bitmeyecekmiş gibi, yani hiç başlamamış gibi salınan dalgaların dansına ışıltılı parmaklarını uzatıp bir çakıltaşı aldı. Sevmişti... Bir tane daha… Bir tane daha... Sevmese bunu beş kez yapar mıydı?

Şimdi beş tane çakıltaşı vardı ellerinde. Denizin mavisiyle göğün mavisi arasında öylece duruyorlardı. Deniz, gökyüzü, çakıltaşları ve O.

Her birinin ayrı bir öyküsü vardı.

Nasıl olmasındı ki… O güzel parmaklar, o güzel dansa uzanırken azzaman yaşanmıştı?

Zaten zaman neydi ki…

Beş çakıltaşının beş inanılır öyküsü. Öyküler, o parmaklar o dansa uzanırken mi yaşandı, yoksa öyküler yaşanırken mi dansın büyüsü ellerini tutmuştu bilinmez. Bilinse ne fark eder.. Bilinmese ne.. Öyküydü ve yaşanmıştı işte.

Dinlersem anlatır.. Dinlemeye hazır herkese anlatır. Söylenmemiş öykülerin yaşandığını kim bilebilir ki? Biliyorum yaşanmış. Dinlersem anlatır.” dedi. Rüzgarın da denizin de duyamadığı sesle. Ben de duymadım. Biliyorum. Demiştir.

Çakıltaşlarından birini diğerlerinden ayırdı. Soru sorar gibi usulca eğildi üzerine. Sonra da onu sevgiyle dinlemeye başladı.

Ben duymadım. Güneş, yıldızlar, bulut, deniz, hatta diğer çakıltaşları da duymadı. Belki O da duymadı.

Ama biliyorum.

O anlattı, O da sevgiyle dinledi BÜYÜLÜ DANSIN YALNIZLARI’nı...

Bizi bu kadar kırılgan, bu kadar camdan yüreğe kesilmiş yapan ne?

Toprağa, çamura, kuma hiç bulanmamış elleri, toprak testiye, ince belli cam bardağa dokunmaya kıyamaz yapan.

Bizi, çeşmi bülbül kadar derin mavi, su testisi kadar koruyucu, korkmuş bir bebek kadar gözyaşı yapan..

Rüzgara hiç kızmadan salınan dalga ve binlerce yıldır dinlediği dalganın sözünü kum zerreciklerine emanet eden çakıltaşı mı?

Poyrazın bitmeyen gücü ve dalganın sabrı ve çakıltaşının bilgeliği mi?

Kumun zamana, sabra, bilgeliğe un ufak olup saygı sunuşuna öykünmek mi bizi kırılgan yapan?

Ve bizi birden bire cama sevdalı yapan, kumun, dalganın, rüzgarın sabrının, un ufak olmuşluktan büyülü bir ışıltıya varması mı?

Dönen bir çarkın ellerinde bırakacağı, bana saygılı ol, diyen, fakat teslim de olan dansını hiç yaşamamış; binlerce yıllık öyküye nefesiyle hayat vermemiş insanı, bu büyülü dansı tek başına yapmaya gönüllendiren ne?

Bu ülkenin kum olduğunu bilmeye ermiş, ermemiş insanları, çocuklarını beş taş oynadıkları, ip atladıkları, duvarlarından ilk aşklarına bakmaya doyamadıkları yaşanmışlık kokulu bahçelerinde gezdiremeyecekler mi?

Toprağa can verdikleri çarklarının, kuma can verdikleri tezgahlarının tere, tarihe, sevdaya, hüzne ve umuda bulanmış insan kokan büyüsünü yarına taşıyamayacaklar mı?

Ayağımızın altından kayan yalnız büyülü bir kumsal değil. Kuma ermeye gönüllü çakıltaşları da..

Bizi hüzün insanı yapan bu mu? Yoksa hüzün insanı olduğumuz için mi yüreğimiz cama kesmiş, canımız acıyor? ”

Gördüm. O’nun da canı acıdı. Işıltılı parmaklarıyla gözlerindeki yağmuru sildi.

Şaşırmıştı. Belli ki beklediği yaşanmış, bitmiş bir öyküydü. Dinlediği ise yeni çıkılacak bir yol hikayesinin soruları.

Cevap vermedi. Cevap vermez, yargılamazdı.

Bir çakıltaşını daha ayırdı diğerlerinden. Merakla baktı. Ama daha çok sevgiyle. Söylemişti. “Dinleyen herkese anlatır” diye. Çakıltaşı ona, öncekinin bıraktığı yerden anlatmaya devam etti TEPEDEN TIRNAĞA BOYLU BOYUNCA yaşayanların öyküsünü.

Dönüp yüzünü denize ‘bana benze’ diye buyurmaz gökyüzü.

Deniz, gönüllüdür gökyüzü olmaya.

O, rengini kanatlarına binip fırtınalar kopardığı; Ay’ıyla yakamoza, yıldızıyla pırıltıya, Güneş’iyle kızıllığa, meltemiyle salınan bir atlasa, yağmuruyla göz yaşlarını silmeye hazır anaya döndüğü gökyüzünden alır.

Güneş hoşça kal demeye niyet etmiş. Tan yeri çoktan ağarmış.

Gökyüzü ağlamış, son gözyaşı damlasını silerken çekiyor.

Her an, Güneş’in vedasına ve yeniden dönüşüne; fırtınanın koparacağı kıyamete ve fırtına sonrası sessizliğe; bulutların hıçkırıklarına gebe.

Ama denizin beklediği hiç biri... her biri...

İşte o an denizi nasıl bir grimavi kapladıysa hüzün insanı da öyle grimaviye boyanmıştır.

Denizin aradığı, güneşin hoşça kal dediği an değil.

Tan yeri ağarırken değil. Göğün yağmura gebe, ağladı ağlayacak hali değil.

Hiç biri değil. Ama her biridir.

Ortalığı sessiz bir çığlık kaplamış.

Bilgece bir sevinç çığlığı.

Nedeni yok. Nedeni çok.

Mutluluk değil, sevinç. Sadece sevinç. Grimavi..

Bir türkünün acılı sesiyle sevinç duyulur mu?

Babalar nerede, biz oradayız” diyen çocukların sesiyle...

Karların sakladığı kuru ortanca dallarıyla, toprağa gömülmüş bir keçiboynuzu çekirdeğiyle sevinç duyulur mu?

Sözcükleri kovalamaktan yorulmuş bir yürekle, kağıda damlayan gözyaşıyla sevinç duyulur mu?

Duyulursa rengi grimavidir. Hüznün rengi.

Bilir ki, türkünün acısı kavuşmaya, çocukların sesi yarına, kuru dallar lacivert ortancaya, çekirdek salkım salkım ağaca dönecektir.

Döneni sevgiyle kucaklar. Bilir ki gidecektir.

Yüreği sevince boyayan, ardından koşulanın kendisi değildir hiçbir zaman.

Onlar küçük bir esintiyle dağılmaya hazır gri bir bulut gibidir.

Mavi koşu biterse dağılıverecektir.

Deniz nasıl gönüllüyse ‘ama her biri’ diyerek gökyüzü olmaya, hüzün insanı da öyle tepeden tırnağa beklediğidir.

Deniz nasıl kararlıysa, ‘ama hiç biri’ diyerek en güzel rengine, maviye tutunmaya, hüzün insanı da öyle boylu boyunca kendisidir.

Delice çırpınmaz ama içi içine sığmaz.

Ağlamaz ama gözyaşları hazırdır. Çığlık atar ama bağırmaz.

Umudu asla yitirmez. Yitirirse kim arar, kaybettiği kendisidir.

 Hüzün, güzellikler karşısında bilgece sevinçtir’ demeyin, ‘ben hüzün insanıyım’ diyene.

Utanır.. mahcup olur..

Onu mahcup yapan neyse, hüzün insanı yapan da odur işte.

Mutlu değil. Sadece sevinçli.

Grimavi deniz gibi... Açıkgrimavideniz gibi...”

Bir açık göğe, bir gri bulutlara bir de mavi denize baktı. Sonra da öyküye... “Hiç ayrılmayın” dediğini duydum.

Ellerinin ışıltısıyla parlayan yeni bir çakıltaşı aldı. Dinleyeceği öykünün yüreğinde açacağı yara, merakının önüne geçmişti. Sezmişti, hep sezerdi.

Yine de dinlemeliydi. O dinlemeyi göze almasa biz duyabilir miydik?

Bu kez bir tuhaflık vardı.

Öykü, söylemeyenlerin SÖYLENMEMİŞ ÖYKÜLER’iydi. Öyleyse anlatan kimdi? O sormadı. Ben de merak etmedim zaten. Söylenmemiş öykülerin tanığını kim bilebilirdi ki.

Bilmediğimi bilmek bana yetti. Biliyorum, dinleyen herkese yetecekti.

Kapanmak bir istiridye gibi.

Anlamlıdır, şiirdir.

Ya bir inci tanesi olarak bulunamama ihtimali...

Öyküsünü hoyratlığa açmamak... Tamam...

Ancak, boşlukta kalır kaygısıyla, nerede saklanacağı bilinemeyen ellerle, hüzünlü bakışlarla, titreyen sesle de paylaşılsa dinleyenle zenginleşme ihtimaline hiç mi değmez?

Paylaşılan derinliklerin, ‘ee, sonra’ edasıyla dinleyen gözlere çarpması acıtır yüreği. Anlayan gözlerle yeni öyküler yazabilme ihtimaline haksızlık değil midir acıyı göze almamak?

Yaralı bir kuş olmaya gönüllü olmak mıdır yara almaktan korkutan bizi?

Korktuğum için koştum, yolum kendime çıktı’ demez de, ne der güçlü bulduklarımız? Kendi peşinde koşmak, üzerine koşan hayata barikat kurmaktan dahaçok yorar insanı?

Bir kitabın yapraklarını çevirir gibi değil...

Kâh canı acıyarak, kâh sevgiyle satır satır yazılmış bir tomar kağıdı, bulutlara savurur gibi yaşamak.

O satırlar uçuşacak, okunup yeniden yazılacaktır.

Yağmur nasıl cömertse zerre olup düşerken yüzümüze.. öyle cömert savurmak yaşanmışlıkları.

Toprak nasıl hazırsa sel olup bilmediği diyarlara savrulmaya.. öyle yüzünü verip yağmura gözyaşı olmaya hazır olmak.

Yaşamak bir öykü yazmaksa eğer, söylenmemiş öykülerin yaşandığını kim, nasıl bilebilir ki?

Konuşup söylememek, dinleyenle çoğalma ihtimaline haksızlık değil midir?

Bilinmeden yaşamak, yaşayana da, bilmeyene de, öyküye de haksızlık değil midir?

İnsan neden kapanır kendi üzerine?

Ve ne zamana kadar?

İstiridye istiridye miydi inciye ulaşılmadan önce?

İnsan neden kapatır kendini engin duruşlara?

Uçsuz bucaksız gidişlere ve geri dönüşlere...

Dönmeyi göze almadan gidilir, gitmeden dönülür ?”

Susuyordu. Sorular sorulmuş, cevaplara yol verilmişti. İstediği de yalnız buydu.

Ama öykü yazan öykülerdi bunlar. O da ilk kez duymuştu.

Üç çakıltaşını diğer ikisinin yanına koyup gözlerime baktı, gözlerime konuştu, gözlerimi duydu, gözlerime dokundu.

 Susuyordum. Zaten hiç konuşmamıştım. Duyuyordu. Duyduğunu gördüm.

Avuçlarını açıp beş ışıltılı büyüyü bana uzattı.

-Birini seç..

Seçtim.

-Şimdi onu bana ver..

Verdim.

-Şimdi de ben birini seçeyim..

Seçti.

-Bunu sen al..

Aldım.

-Söyle bana, dalgaların sesini en çok dinleyen hangisi?

- ..........

Öyküler mi el değiştirmişti, yoksa eller mi öykü? Bilemedim. Avucumdaki çakıltaşına baktım. Anlamıştım. Şimdi en uzun yoldan gelen öykü benim avuçlarımdaydı. Belki de ben en uzun yoldan gelen öyküydüm artık.

 B çakıltaşının ikisi... Şimdi biri bende, biri ondaydı.

Dalganın sesini en çok dinleyen... Yani kumsala en çok oğul, kız veren ...’ diye tekrarladım unutmamak için.

Üç öykünün tanığıydık artık. Ya diğer ikisi...

Gitmem gerek.” deyip yüzünü denize döndü ansızın. Giderken üç ışıltılı taşı daha avuçlarıma bıraktı. Benim seçtiğim öyküyü usulca denize, geldiği yere verdi. Bakakaldım.

En uzun yoldan gelen hangisi?’ sorusuyla bırakmıştı beni.

 Benim seçtiğim öykünün sırlarıyla da denizi...

"Öykü yazan öyküleri bilmeye geç kaldım’ diyen gözlerle mahcup; ‘işte öğrendim’ edasıyla gururlu dönüp bir kez daha baktı yüzüme. Işıltıyla kayboldu.

Biri kırılgan, biri hüzne bulanmış, biri istiridye gibi kapalı üç öykünün yanına O’nun seçtiği bilinmeyen öyküyü ekleyip kumsalda yürüdüm. Çok yürüdüm.

Bilinmeyen öyküye kulak verdim. Duyamadım. Belki ben duymaya hazır değildim, belki de O, anlatmaya.

Sıkıca kapalı ellerimi dalgaların dansına bırakıp avuçlarımı açtım.

Dalganın sesini en çok dinleyen öykünün peşine düştüm kendime doğru. Bir de benim seçtiğim, O’nun denize verdiği öykünün... Yolum uzundu. Çok uzun.

Yürüdükçe dinlendim.

O beş çakıltaşıyla, Paşabahçe’nin tuğlaları camdan kocaman bacalarına bakan daracık sokaklarından birinde, küçük bir evin lacivert ortancalı şirin bahçesinde küçük bir çocuk beştaş oynamıştı.

Yaralı kuşların kanadını sarmayı da, umudunu yitirdikçe keçiboynuzu yemeyi de hiç unutmadan.

Şimdi

sokak da

ev de

çocuk da

taşlar da

yok

Gittiler...

Yeni öykülerle yeniden okunmaya.

Kim bilir nereye?

15/31 Ağustos 2002

Yeter Özdemir Şahin  

Bilgi Beykoz

Bookmark and Share

18/11/2018 Gün Ortalama:1833  Bugün276 ziyaret var  Sitede 4 Kişi var  IP:54.146.195.24