Türkçe

TÜRKİYE'DE MARKSİST DAMAR VAR MI?

İzlenme 2234

Marksist dünya görüşünü politik amaçlara endekslemiş bir politik kuşak yetiştirebildik mi ya da bunun sonucu olarak işçi sınıfının “kendisi için sınıf” olmasını sağlayabilecek bir iz bırakabildik mi? Marksist felsefenin yol göstericiliğiyle örgütlenip siyasi programını pratik içinde deneyip yenileyen, yanlışlıklarına eleştirel bir gözle bakıp yeni kuşaklara tecrübesini aktararak sürekliliği sağlayan bir gelenek oluşturabildik mi?

 

“Geleneksel solun özelliği, yöntemin ve çözümlemenin olanaklarını özel olarak sınıf mücadeleleri kuramına taşıması; sınıf mücadeleleri kuramını belirli bir toplumsal formasyonda yeniden üretmesi ve bu üretimin pratik siyasal sonuçlarını da karşılayacak bir etkinlik içinde olması gerekir. Bu nedenle, geleneksel sol damara ‘politik Marksizm’de denir”. (1)

 

Yazar Marksist damarın niteliklerini sıralamakla yetiniyor ve böyle bir damarın günümüzde var olup olmadığı konusunda bir şey söylemek istemiyor. Söylememekle de haklı. Geçmiş 12 Martları, 12 Eylülleri unutup 28 Şubatları sol hareket içinde destekleyenlerin, “İşçi sınıfının rolünü ‘yeni toplumsal hareketlerle’ eşitleme, küreselleşme reformizmi, piyasa sosyalizmi, eşitlik öğesini gölgede bırakan soyut özgürcülükle birlikte yarı anarşizan bir siyaset ve iktidar düşmanlığı” (2) savunan sol hareketlerle, “Ne Refah Yol Ne Hazır Ol”, “Ne Sam Ne Saddam”, “Ne NATO Ne Miloşeviç” diyenlerle birlikte olup onlarla siyaset yapanların; Marksolog olmayı tercih edenlerin bulunduğu bir siyasi arenada Marksist damarı bulmak oldukça zor.

 

Uzun bir geçmişi bulunan Türkiye Solu günümüze inişli çıkışlı bir mücadeleden geliyor. Binlerce insan bu mücadelede çok büyük özverilerde bulundu. Ama bu mücadelenin bugüne dek taşınan bir açılım getirdiğini söylemek çok zor. 1960’larda yeterli bir birikimden söz etmek güç olsa da, Marksist yöntemi anlamak, özümsemek, olayları bu yöntemle çözümleyip sınıf mücadelesini örgütlemek konusunda yapılan çalışmalar yer yer başarı kazanabildi. Ancak çoğu zaman topluma yoksulluk edebiyatı ile yaklaşılması ya da işçi sınıfının ekonomik alanda haklarının genişletilmesi çabalarının dışında alternatif mücadele alanları geliştirilemedi.

 

Örneğin işçilerin Türk-İş’ten DİSK’e geçmesi o dönemde en önemli hedeflerden biri olarak gösterildi. 1970’lerden sonra ise 1961-71 döneminin mirasının üstüne yeni bir şey üretilemedi. Mücadelenin kendisi sloganlarla sınırlı kaldı. Yazının girişinde söz ettiğim geleneğin oluşturulamamasının nedenini nasıl açıklayacağız? Kanımca, Türkiye solu’nun, tüm uğraşlarına rağmen gerek teorik gerekse pratik açıdan günümüze dek Marksist bir damar yaratamamasının en önemli nedeni kendi bağımsız ideolojisini yaratamamasıdır. Marksizm tarihsel bir baskı altında devamlı dejenere edildi.

 

Ünal Bilir’in deyişiyle, “İttihat ve Terakki’nin intikamcı, darbeci ve ideolojik dayanaktan yoksun tavrıyla başlayan Türk siyasi geleneği, tarihin hiçbir döneminde bir dünya görüşünü politik amaçlara endekslenmiş bir politik kuşak yetiştiremediği gibi belirli bir ideolojiyi aracı ederek örgütlediği siyasi programını pratiğe dökecek bir ekip de oluşturamadı.” (3)

 

Türkiye solu, kendisini ayakta tutacak ideolojik desteği aydınlardan aldı. Ama bu aydınların ideolojisi, kendileri Marksist olduklarını ve olaylara Marksist yöntemle baktıklarını ısrarla söyleseler de sosyalist milliyetçi bir ideoloji olmaktan öteye gidemedi. Bunun en somut örneği 1968’lerde veriliyor; Mihri Belli’nin 5 Aralık 1968’de Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde verdiği konferansta; “…kaldı ki, Kemalizmle sosyalizm arasında aşılmaz duvarlar yoktur. Atatürk’ün en büyük çabası, genç kuşaklara Türk milli gururunu telkin etmek olmuştur. Milli gurur iyi şeydir… Milli gurur insanı sosyalizme götürür. En sağlam sosyalistler o yoldan gelmişlerdir sosyalizme. Bir adamda gerçek milli gurur varsa korkma. Er geç temel ilkelerde birleşirsin, onunla…Er geç dünyada Türk olarak başı dik yaşamanın, kapitalizmin son aşaması olan emperyalizmin dünya yüzünden silinmesi ile mümkün olabileceğini anlayacaktır. Bunu kendimden bilirim. Bizim delikanlılığımızda, biz, “Bir Türk dünyaya bedel” “Ne mutlu Türküm diyene” sloganlarını ciddiye alan kuşaktık. Uşak zihniyeti, komprador zihniyeti, “Amerikansız yaşayamayız, ya Amerika uydusu, ya Rus uydusu olmamız muktedirdir” zihniyeti ezilmişti, Atatürk Türkiye’sinde. Ve işte Atatürkçü olarak en derin bir milli gurur içindesin.” (4)

 

Yunan iç savaşında yer aldığı ve yaralandığı konusunda anlattığı hikayelerle tüm gençliği peşinde sürükleyen, aydınları “milli demokratik devrim” sloganı ile büyüleyen o zamanın miti, bu sloganlarla sosyalist mücadeleyi saptırmayı çok iyi becermişti. Bu durumu anlamak şimdi çok kolay gözüküyor ama, Marksizm’in karikatürleşmesini o zamanlar yığınla aydın alkışlamıştı.
Peki, günümüzde çok farklı mı düşünülüyor? “Ama unutulmamalıdır ki, 19 Mayıs yürüyüşleri yapan Denizler, Milli Demokratik Devrim stratejilerini kuran solcular Kemalistlerin yandaşlarıydılar ve eğer yalnızca bir darbe girişimi olarak görüp küçümsemiyorsanız, her şeye rağmen sosyalist yönelimli Yön ve Devrim hareketi de Kemalizm olarak tanımlanmayı hak eder.
Bu akımların ve hareketlerin izini sürenlerin arasında güçlü ya da güçsüz, farklı Kemalizm yorumlarına sağa değil, sola açık, solla ilişki kurmaya eğilimli, benzer tahlilleri paylaşan Kemalistleri bağımsızlıkçı, Ulasal bir akım olarak değerlendirmek gerçeği görmek olur. Bu akım ve hareketlerin varlığını Türkiye’nin özgül yapısı içinde Türkiye Solu için ihmal edilmemesi gereken bir olanak olarak görüyorum.”(5)
 

“Siz bin işçi bilinçlendirin, ben bir subay bilinçlendireceğim.” Diyen Doğan Avcıoğlu hareketi askeri cuntayı desteklemek için elinden geldiği kadar mücadele içinde yer aldı. Yön hareketi propagandayı, Devrim hareketi askeri cuntanın programını sunmaya çalıştı. “Sol Cunta” bitti, Doğan Avcıoğlu hareketi tarihin karanlıklarında kaldı.
“Türkiye Düzeni” kitabı ile Kemalizm’i savunmak için tarihi değerleri kendine göre yorumlayan Doğan Avcıoğlu, Kemalist ideolojinin etkisiyle tepedan inme bir askeri cunta hareketini yaşam biçimi olarak gördü. Peki, arkasında ne bıraktı? 12 Mart sonrası yığınla gencin, “sol cunta” peşinde koşmanın hayal olduğu ortaya çıkınca, burjuva medyasında yer almasına hiç şaşmamak gerekiyor.

 

Bu mu Türkiye Solu için ihmal edilmemesi gereken nokta. Cumhuriyet Gazetesi yazarı Güray Öz eski bir sosyalist olarak Kemalizmi yüceltmek için 40 sene önce söylenenleri, yazılanları tekrar etmek için fırsatı kaçırmıyor Kızılcık Dergisi’nin sayfalarında. Mihri Belli’nin sözleri dalga dalga karanlıktan aydınlığa çıkıyor sanki… “…asker-sivil aydın zümrenin ideolojisinin günümüzün şartlarında uydurulmuş bir Kemalizm olduğu söylenebilir.

 

Kemalizmin milliyetçi, anti-emperyalist ilkelerinin Türkiye’de sosyal adaletin gerçekleştirilmesiyle sıkı sıkıya bağlı olduğu ve köklü alt yapı dönüşümlerinin gerçekleştirilmesinin bugünün Kemalist politikasının gereği bulunduğu bilinci bu aydın çevrelerde yaygındır. Denebilir ki asker-sivil zümre gerek kök bakımından gerek genel durum bakımından içinde sayılması gerektiği Türk küçük burjuvazisinin en bilinçli kolunu, bu sınıfın öncü müfrezesini teşkil etmektedir.”(6)

 

Başka bir Marksist aydın, şöyle yazıyor; “Türk devrimi ve Kemalist aydınlanma hareketi ise, gecikmiş ve 20. yüzyıla özgü koşullarla sınırlanmış da olsa, tarihsel olarak “ilerici” ve burjuva anlamda devrimci bir modernleşme programı ve eylemidir. Bütün zaaflarına karşın Türk devriminin belirleyici boyutu budur. Jön Türk ve İttihat Terakki geleneğinin hem bir devamı hem de bir inkarı/eleştirisi olan Cumhuriyet devrimi ve Kemalizm, medeniyet-hars ayrımını ortadan kaldırmış ve görece bütünlüklü sayılabilecek bir program ve ideolojik-politik hat oluşturmuştur.

 

Bu programın temelini ise laiklik akılcılık ve pozitivizm oluşturur. Kalkınmacı ve ulusalcıdır. Tedrici değişimden değil, devrimci bir dönüşümden yanadır. … Kemalizm, bütün sorunlarına ve eyleminin sınırlarına karşın aydınlanmacı bir eksene sahiptir. Eski topluma ait bütün egemenlik aygıtlarını ve geleneksel kurumları yıkmayı hedeflemiştir. Gücünün yettiği ölçüde bunu yapmış, yetmediği yerde uzlaşmıştır. Dolayısıyla, ilerici ilk atılımın ardından bu dalganın geriye çekilmesiyle birlikte tutuculaşması da gecikmemiştir. Ancak bu dram, gecikmiş bütün burjuva devrimlerinin kaderidir.” (Yeni Muhafazakarlar Neo-Cons Çivi yazıları Yayınevi Nemasis kitaplığı s.115 ( Editör Merdan Yanardağ)

 

Bu bakış da Metin Çulhaoğlu’nun başka bir versiyonu.”Gecikmiş burjuva devrimi” “Batı dışı dünyadaki modernleşme hareketlerinin çoğu tarihsel olarak gecikmişti. Bu nedenle, gelişmiş ve taşıyıcı burjuva sınıflarından yoksun olan söz konusu ülkelerde, “batılaşma “ diye kodlanan modernleşme ve aydınlanma hareketlerine öncülük eden güç, genellikle asker ve sivil bürokrasi oldu. Ve bu öncü kadro/kesim, daha yolun başında gelenekle, eski toplumun sınıf ve kurumlarıyla uzlaşmak zorunda kaldı. Dolayısıyla, genel olarak “üçüncü dünya” modernleşmesi başlangıcından itibaren muhafazakar bir renk taşıdı. Bunlar, deyim uygunsa, ‘muhafazakar modernleşme’ hareketleriydi. Türk modernleşmesinin de başlangıçta muhafazakar duyarlılık ve reflekslerle iç içe geliştiğini söylemek mümkün.

 

Özellikle,19. yüzyıl başlarında Osmanlı İmparatorluğu’nda yukarıdan aşağıya doğru geliştirilen Tanzimat programı (düzenlemeleri) ve belli bir aydın, bürokrat, kentli tüccar (ağırlıklı olarak azınlıklar) kesiminin desteğine sahip olan Islahatçılık, muhafazakar kanala aktı. Dolayısıyla Islahatçılığa karşı, geleneğe ve kutsala yaslanarak batılaşmanın çözdüğü sınıfların desteğini alan bu tepki hareketleri, özü itibariyle “gerici” bir karaktere sahipti. İslamcılık ise, daha sonra gelişecek “modern” Türk muhafazakarlığının kaynaklarından ve bileşenlerinden birini oluşturacaktı.

 

Gecikmiş burjuva devrimi’ni taşıyan asker-sivil aydın zümre ister istemez, burjuva sınıflardan yoksun olduğu için kendini savunmaktan öte işbirlikçi bir burjuvaziyi yaratmak konusunda öncülük yaptı. Tanzimattın yerleşmesi için tüm gayretlerini gösteren sivil bürokratların amacı, Osmanlı da geleneksel olarak asırlardır süregelen, padişahın istediği zaman sivil bürokrasinin azledildikten sonra mallarına el koyabilmesini sağlayan yetkisiydi. Bunun sınırlanması bürokrasi için çok önemliydi. Ayrıca işbirlikçi burjuva için (Rum ve ermeni, Yahudi vs.) Osmanlı İmparatorluğunda geleneksel burjuva kurumlarının kurulması yalnız kendilerine özgü savunma yöntemlerinin dışında, gelişmelerine olanak verecek ortamların yaratılması idi.
Osmanlı ve daha sonra Türkiye Cumhuriyeti’nde bu kurumların yerleşmesi konusunda yapılan çabalara karşı çıkanlar ise, dini kisve içinde olsa da asıl amaçları, bu reformlardan kitlelere en ufak bir fayda sağlamamasıdır.

 

Bu nedenle, “Jön Türklere ve Türk modernleşmesinin efsane örgütü İttihat ve Terakki Fırkası’nın reform politikalarına karşı ortaya çıkan tepki hareketlerini ise sadece ve dar anlamda İslamcılık oluşturmuyordu. Muhafazakar olmaktan çok, gerici niteliğe sahip 31 Mart Vakası dışında tutulursa eğer, bu tepki hareketlerinin çoğunlukla muhafazakar karakterde oldukları söylenebilir.”… 31 Mart vakasını, Kemalist bir düşünceye göre yorumlamak yazarın yapısını çok iyi belirliyor. Gerçeklerin üstünü örtmek Kemalist İdeolojinin en önemli vasıflarından biridir.

TARİHİ TESADÜF MÜ? Bu kadar benzerlik tarihi tesadüf mü? Seneler geçiyor… 12 Mart geçiyor… 12 Eylül geçiyor… Sosyalist olduklarını iddia edenlerin Kemalizm konusunda düşünceleri bir türlü değişmiyor. Geçmişe hiçbir araştırma yapmadan, eleştirel bir gözle bakmadan böyle sahip çıkılması, Türkiye Sosyalist Hareketini tecrübelerden kalkarak bir adım ileri götürmek için çaba harcamak yerine papağan gibi eski düşünceleri tekrarlamak, günümüzde gençleri yine eskisi gibi gözü kapalı ezberciliğe sevk etmek demektir.

 

Kemalist ideoloji ruhlarına öyle bir sinmiş ki, Marksist olduklarını söyleseler bile, dünyayı ve Türkiye’yi Kemalist gözlükle görmekten bir türlü vazgeçemiyorlar.
Yine aynı yazarlar, çok farklı tarihlerde, tarihi nasıl aynı biçimde yorumluyorlar; bir de bunu görelim:
“Kemalistlerin farklı eğilimlerinin devlette bir ölçüde etkin olmakla birlikte 1950’lerden bu yana iktidardan uzaklaştırıldıklarını, 1960’ta olduğu gibi arada bir yeniden iktidar olmaya niyetlenmelerinin de uzun sürmediğini artık kabul etmek gerekir. Ama aynı zamanda, devleti tam olarak terk etmedikleri, bir güç olarak varlıklarını koruduklarını da inkar etmemeli. Devletin Kemalistler tarafından biçimlendirilmiş olması, emekçiler açısından, halk açısından bir dizi kazanım içeriyor. (7)
 

1966 yıllarında ise, 1950’yi karşı devrim olarak niteleyen Mihri Belli’nin tarih yorumlaması pek farklı değil. “…asker-sivil aydın zümre Türkiye’de orduda olsun, devlet mekanizmasında olsun kilit noktalarını elinde tutmaktadır. Bu zümre Tanzimat’tan bu yana Türkiye’nin yönetimini çok kez tekelinde tutmuş, hiç değilse bu yönetimde önemli bir rol oynamıştır. Yüzyıldan uzun bir süredir Türk tarihindeki gelişmeler bu zümrenin damgasını taşır. Pek yakın bir geçmişe kadar Türk toplumunda son söz bu zümrenindir.”(8)

 

1970’llerde “Sol Askeri Cunta” bekleyenlerin, 12 Mart’la karşılaşmasından sonra bu olaydan ders çıkarmayanların seneler sonra Kemalizmi aynı biçimde değerlendirmelerine ne demeli? “Askeri Cunta’yı ta başından beri destekleyen MDD’ci kuruluşlar, 12 Mart’ı büyük bir coşkuyla selamlıyorlar.”(9)

 

Bunun tipik bir örneğini vermekte yarar var: Bir kısmı Türkiye Emekçi Partisi’nin (Mihri Belli) çevresinde toplanan Aydınlık Dergisi mensuplarının 12 Mart Muhtırası karşısındaki tavrı: “Biz Türkiye işçi sınıfının ve yoksul köylülüğün özlemlerinin temsilcisi olarak 12 Mart 1971 tarihli muhtırayı, Kurtuluş Savaşımızdan doğmuş olan ve her şeye rağmen Mustafa Kemal’in millici ve ilerici geleneğini geniş ölçüde sürdürebilen Türk Ordusu’nun faşizmi tezgahlama çabası içinde bulunan, devrimci kanı dökmüş, cana kıymış olan ve üstelik “şaibeli” unvanı kazanmış bulunan işbirlikçi Demirel iktidarına karşı ve ona hükümet etme yetkisi vermiş olan işbirlikçi sermayenin ve feodal mütegalibenin hakim bulunduğu bir parlamentoya karşı tepkisinin bir ifadesi sayıyoruz…”(10)

 

Ama bu anlayış daha sonra da devam ediyor. T.İ.P. ve T.K.P. birleşmesinden sonra T.B.K.P.’de tüm geçmişi Kemalist açıdan değerlendirmekten kaçınmıyor. 1930’larda kendini feshedip Kemalist kadrolara karışan T.K.P. ideolojik üstünlüğünü göstererek T.İ.P.’ni bu konuda etkisiz mi bırakıyor ya da T.İ.P.’ nin bu konuda tarihsel yorumlarına eşdeğer olarak katılıyor mu? Ama bir gerçek var. TBKP sosyalist hareketin Kemalist değerlendirmesinden bir adım bile uzaklaşmıyor.

 

“Kemalizm, ulusal kurtuluş mücadelesinin egemen akımı olarak ortaya çıkmış ve tarihsel süreç sonunda ayrışmaya uğramıştır. 60’lı yıllardan bu yana Kemalizm’e devrimci demokrat, sol bir anlayışla sahip çıkan aydın çevre, Kemalizmi, bu ruhta ve günün gereklerine uygun olarak geliştirmek istemektedir.
C.H.P. nin devamı olan politik çizgiler içinde, aydınlar, öğretmenler, subay ve astsubaylar arasında ulusal kurtuluşçu ve ulusal reformcu özellikleri derece derece öne çıkan bir Atatürkçülük, çoğu kez sosyal demokrat ve burjuva demokrat öğelerle iç içe etkisini göstermektedir. Öte yandan günümüzde silahlı kuvvetlerin tepesinin ve genel olarak egemen burjuvazinin ulusal kurtuluşçu özü boşaltılmış Kemalizm anlayışı, Atatürkçülüğün bir etiket olarak kullanılmasından başka bir şey değildir.(11)

 

Tüm bu alıntılar neyi gösteriyor; herkes Kemalizmi ilerici, anti-emperyalist, halktan yana (halka rağmen) bir değer sistemi olarak ortaya koyuyor.

Peki gerçek nerede? Bunu Cumhuriyet Halk Fırkası Genel Katibi Recep Peker’in üniversitelerde verdiği inkılap derslerinde görmek mümkün. Faşizmin en etkili olduğu dönemde, Avrupa’dan etkilenen Recep Peker neler söylüyor; korporatizmin nasıl savunulması gerektiğini çok net olarak ortaya koyuyor.
“Sınıf ihtilali Karşısında Bizim Vaziyetimiz” adlı konuşması tarihte çok önemli bir yeri var. 1934-35 yılları çok dikkat çekici. “Türkiye Cumhuriyeti halkçı bir varlıktır. Türkiye Cumhuriyeti’nin güttüğü ana politika çizgilerinden halkçılığı ilk söylememin nedeni, sınıf ihtilali karşısında bizim vaziyetimizin ne olduğunu göstermek içindir. Diğer vasıflar sırası geldikçe yerli yerinde karşılaştırılıp söylenecektir.
Biz halkçıyız, halkçı demek, ulus içinde hiçbir imtiyaz ve üstünlük tanımayan ve her ferdini öteki kadar hak ve şeref sahibi sayan, ekonomik alanda birini ötekine, işçiyi patrona, patronu işçiye mahkum edecek, müstehliki müstahsilin eline düşürecek vaziyetlere müsaade etmeyen bir varlık demektir. Bu varlık bütün unsurları müsavi hakta ve şerefte bir halk yığını tanır, aralarında bir takım farklar varsa bunu hayatın icabı, iş bölümünün bir zarureti sayar.

 

Halkçı zihniyet, ulusu birbirinden ayrılmaz bir bütün olarak kabul eder. Onun için de herhangi bir zümreyi kendisinden başkalarına karşı üstün olmak iddiasıyla hareket ettirmez. Çünkü böyle bir hareket yolu, ulus denen büyük varlığın cüzlerini sade anlayışta değil, yaşayışta da birbirlerine karşı nefret

 

duygularıyla ayırır ve birbirleriyle boğuşmaya sevk eder.
Bizim halkçı vasfımız sınıf mücadelesini yaratan doktrinlerin tamamı tamamına zıddınadır. Sınıf mücadelesini anlatırken görmüştük ki, o hangi yurdun, hangi sınıfın içinde olursa olsun proletarya hareketinin mensupları arasında birlik olduğunu kabul eder, onun dışında olanları düşman sayar. Bizim tanıdığımız mücadele ulusun bütün kuvvetlerini, onu, dışarıdan saldıranlara karşı kullanmaktır. Yoksa ulusun içersinde herhangi bir sınıf ve meslek farkı gözeterek birini ötekine kırdırmak bizim prensiplerimize uymaz.”(12)

 

İşte size Alman, İtalyan faşizminin nefis bir anlatım örneği. Bunları savunmak sosyalist harekete mi düşüyor? Hemen her ulusal solcu buna hemen karşı çıkar ama bir yandan da Kemalizmi desteklemekten de vazgeçmez. Türkiye sosyalist hareketi her zamanki Proudhon’cu tavırla biz Kemalizmin iyi yanlarını alırız, işimize gelmeyen yanlarını atarız mantığı küçük burjuva düşüncesinin bir yansıması olarak karşımıza çıkıyor her zamanki gibi. İdeolojik eksenli programlarının popülist söylemlerinde Türkiye Solu’nun Kemalist ideolojisinin egemenliği net bir biçimde ortaya çıkıyor, çünkü Bilir’in de belirttiği gibi, “ Çünkü Türkiye’deki siyasal partiler Kemalist ideolojinin dominant boyunduruğundan kurtulamadığı için sağ veya sol olsun belirli bir ideoloji ve dünya görüşü üzerinde yükselmiyor.” (13)

 

KARŞI ÇIKIŞLAR
Bu saptamaya hemen karşı çıkacak Marksist aydınlar olacaktır kuşkusuz. Örneğin, “Samimi Kemalistler için gerçekten bir dram var ortada. Sınıfsal çelişkileri, kapitalizmin mantığını emperyalist mekanizmaları burjuva diktatörlüğü açısından din ve devletin ne tür bir anlam ifade ettiğini kavramadan dünya görüşünü “ulusal çıkar”lar veya “laiklik” üzerine dayandırmanın bir sınırı var. Ve şu sıralar bu bir işkenceye dönüşmüş durumda. Kaçacak yer, sığınılacak liman yok.
“laik devlet’in, “ulusal çıkar”ları savunan kurumların gerçek kimliğini görmek için artık tek koşul kaldı: samimi olmak. Komünistlerin, Kemalizm’le ya da Kemalistlerle bir sorunu yok. “sorun var” demek, Türkiye’nin geride bıraktığı bir burjuva devrim süreciyle hesaplaşmaya kalkmak demek. Tarihsel bir ilerlemeyle hesaplaşmak komünistlerin değil, gericilerin işidir. Bizim hesabımız kapitalizmledir. Emperyalizmden, gericilikten şikayetçi olanların bu hesaba ortak olmaktan başka çareleri kalmamıştır. Samimiyet korunacaksa…” (14)

 

Görüldüğü gibi yukarıdaki alıntıya göre sorun samimi olmak veya olmamak. “Kemalist burjuva devrimi”nin özünü “ulusal bağımsızlık” ve “aydınlanma” kavramlarının arkasına sığınarak açıklamak sonuçta Kemalizm’le hesaplaşmanın gericilik olduğuna kadar varabiliyor. Böylesi bir argüman bir dönem kemalizmle sosyalizm arasında Çin Seddi olmadığını söyleyenlerin tezlerine benzemiyor mu? Diğer yandan başka bir yazar, Kemalizmin “burjuva devrimleri bağlamında irdelenecek geç modernizasyon süreçlerine özgü ideolojik yapılanmanın bir varyantı olduğunu” (15) yazıyor.
 

“Bir burjuva devriminin ne kadar özgürlükçü ve nereye kadar demokratik olduğu, asıl olarak, geleceğe dönük yaptıklarıyla değil, kendinden öncekini ne ölçüde yıktığıyla belirlenir. Bu ölçüte göre bakıldığında, Cumhuriyet dönemi dönüşümleri tastamam bir burjuva devrimine tekabül eder. Kemalizm ise bu dönüşümlerin payandası olan ideolojik yapılanma içinde yer alan kodlardan yalnızca biridir.” (16)

 

Böylece yazarın deyimi ile demokratik olmayan “tepeden” burjuva devrimi söz konusu oluyor. Bir burjuva devriminin sınıfsal yapısını ortaya koymadan, çeşitli reformların yapıldığı her momente burjuva devrimi demek ne kadar doğrudur? Emperyalizmin Türkiye’ye rahatça girmesini sağlamak amacıyla kapitalist ilişkilerin yeşermesini amaçlayan reformları, “ burjuva devrimi” diye göstermek ne kadar anlamlıdır?

Bu durumda emperyalizmin ilericilik işlevinde bulunduğunu mu anlatılmak isteniyor, Hindistan örneğinden kalkarak? Türkiye tarihinde sık sık burjuva devriminden söz edilir ya da tamamlanmamış burjuva devriminden. 1908’le başlayan bu burjuva devrimlerinin ilkini sorgulamaya başladığımızda verilecek cevap hazırdır:

Lenin 1908’i burjuva devrimi olarak nitelendirdiğine göre ona karşı gelmiş olmuyor musunuz?
Öte yandan yazarın daha sonra kaleme aldığı başka bir yazıda kendisiyle çelişkiye düşse de aşağıdaki cümlelere katılmamak mümkün değil. Bizim de katıldığımız noktaları çok güzel vurguluyor: “IMF’ ye kızıyorsunuz; Kemalizm, anti-emperyalist ve bağımsızcılık mıdır? Özelleştirmelerde canı yananlar var; ülkede bunca revaçta olan Kemalizm, özelleştirmelere siyasal-ideolojik bir set oluşturabilmekte midir? “Halkçılık” diyorsunuz; Kemalizm, neden ve nasıl halkçıdır? Eşitlik istiyorsunuz; Kemalizm, eşitçilik fikrini neresinde ve nasıl taşımaktadır? Yoksulluk, rüşvet, çete vb işlerine hep başkaları bulaşıyor da, Kemalistler bu tür işlerde hiç mi yer almıyor? “ (17)
 

Samimi Kemalistleri savunanların bu argümanlara karşı çıkması gerekmez mi? Batı Marksist mini savunanların ise aşağıdaki argümanlara karşı çıkması gerekmiyor mu? “…Bunlarla birlikte, bilinmelidir ki, bugün gereksindiğimiz teorik yaratıcılık ve üretkenlik, Batı Marksizm’inin son 35-40 yıllık üretimini Türk iş filtreden geçirip onun işe yarar kısmını kullanma fikri nedeniyle derin dondurucuya kaldırılmış durumdadır.

 

Batı marksizminin bütün varyantları kayaya çarpmıştır; bugün Türkiye’de bir teorik sıçrama gerçekleşecekse ve bu sıçramanın gündeminde ille de ‘batı marksizmi’ de olacaksa, çözüm basittir: Marksizmi devrimci misyonlarından arındırma operasyonu olarak tanımlayabileceğimiz bu “kültür”le hesaplaşmalı, bu kültürün teorik mirası reddedilmelidir. İyi yanlar, kötü yanlardan söz etmiyorum. Okunmasın, tartışılmasın demiyorum, kendim de zevkle okuyorum. Ne var ki, artık Althusser, Poulantzas, Laclau Balibar, Anderson ve sonraki varyantları yetmiştir.

 

Batı marksizminin kökenleri ve sınırları bu aşamada çok önemli değil; bu adlandırmadan ne kastettiğim son derece açıktır. Temel güdüsü, devrimci teorinin inkarına dayandığı ve bu inkarla siyaset ürettiği söylenen geleneksel solun alternatif yaratmak olan batı marksizmi, siyaseten geleneksel solun dünkü ve hatta bugünkü konumlanışının mutlak anlamda sağına çakılı kalmıştır. Teorik olarak ise “kısır” ve “mekanik” bulunan Marksizm yorumları ile karşılaştırılabilecek bir “tutarlılık” hiçbir biçimde oluşturulamamıştır. Eldeki öyle bir “teorik derinliktir” ki, beher batı marksisti, onu siyasetin kantarına vurmaya kalktığında şaşırtıcı bir hafiflik ortaya çıkmıştır.” (Hangi Teori Kemal Okuyan Sol Dergisi sayı 231 s. 85 Aralık 2004
 

Bütünüyle katıldığımız bu saptamayı yapanlar, batı marksizmi konusunda; “Sosyalist Politikada Açılımlar İçin Saptamalar” kitapçığında batı Marksizmini yere göğe sığdıramayan kişiler konusunda ne düşünüyorlar acaba? (İsmail Özkan dahil) Örneğin: “Batı marksizmi dendiğinde kastedilen başta Lukacs, Korsch, Gramsci ve Althusser gibi temsilcilerle dillendirilen Marksizm ve Leninizm yorumlarıdır. Hemen belirtelim ki bu düşünür ve eylemcilerden özellikle Gramsci ve Althusser’in kuramsal çabalarında bir tür Yeni Sol’a götürebilecek nüveler ve yönelimler olduğu açıktır.

 

Örneğin: Siyasal iktidar uğrağının belirleyici rolünün silikleştirilmesini Gramsci’de sınıf hareketinin başka karakterlerle ideolojik kertede eklemlenmesi yolundaki görüşlerinin altyapısını ise Althusser’de bulmak mümkündür. Buna karşın, önemli olan nokta, bu kuramcıların kimi özel kavramlarından ve çözümlemelerinden söz edilmektedir. Daha açık söylenecek olursa, örneğin Gramsci’nin organik aydın/geleneksel aydın ikilemesini ya da belirli ihtiyat paylarıyla birlikte Althusser’in’üst belirlenme’ kavramını somut çözümlemelerde kullanmak mümkün. Böyle bir kullanım kimseyi ne Gramscici ne de Althusserci yapacaktı. Marksist kuramcılara bir kez el verildiğinde kolun da kurtulamayacağı gibi bir kuşku ve ürkeklik vardır. Bu temelsizlikten ileri gelen bir kuşkudur. Oysa Batılı Marksist kaynaklara başvurulması tam da bu temelsizliğin giderilmesi için gereklidir. Bu kısır döngü, Türkiye sosyalist hareketinin kuramsal çabalarını, hareketin tarihsel birikimine ve kadrolarına yakışmayan bir yüzeyselliğe itmektedir.” (Sayfa 10)

Bu kitapçığı yazanlar, günümüze dek, yazılarında örnek verdikleri batılı Marksistlerden ne gibi yararlar sağlayarak, Türkiye sosyalist hareketine ne tür katkılarda bulundular? Tarihsel olarak farklı düşüncelere sahip kişilerin aynı kulvarda koşmaları ise, Türkiye’ye özgü inanılmaz bir durum ortaya koyuyor. “Geçmiş geleceği belirler” cümlesinin anlamsızlığını yeniden tartışmak gerekiyor bu durumda. Aslında Kemalist projenin gerçek niteliğini gerçekleşen reformlara bakarak ortaya koymak mümkün.Taner Timur’un dediği gibi, “tekelci kapitalizm çağında, burjuvazi ve küçük burjuvazi öncülüğünde gerçek bir burjuva devrimi mümkün mü?(18)

 

Lozan sonrası esas gerçekleşen, işbirlikçi burjuvazinin yükselmesi, batı hukuku ve pozitivizm aracılığıyla burjuva ideolojisinin yeşermesi, yabancı sermayeye verilen ekonomik tavizlerle emperyalist devletlerin desteklediği bir biçimde kapitalist ilişkilerin Türkiye’ye yerleşmesidir. Örneğin, ikamet ve kaza salahiyeti ile ilgili antlaşma ile Türkiye’de tüm yabancı şirketlerin bütün hakları garanti altına alınıyordu. (19)

 

Bunun gibi örnekleri çoğaltmak mümkün. Öte yandan Kemalizmi sadece 1923 ve sonrası olarak ele alanlar önemli bir yanılgıya da düşmektedirler, çünkü bu ideolojinin kaynağı 1839’lara kadar uzanır. 1923 ise bu zincirin son halkasıdır. İşte bunun için 1908 hareketi ara bir halka olarak değerlendirmek gerekmektedir. Emperyalizmin baskısı altında Osmanlı İmparatorluğu’nda kapitalist ilişkilerin yerleşmesi için 1839’dan günümüze dek adım adım oluşturulan ideolojinin topluma kabul ettirilmesi için ciddi bir mücadele verilmiştir. Bu ideolojinin topluma kabul ettirilmesi, benimsetilmesi için devlet tüm olanaklarını bir sistem içinde yaygınlaştırılması yönünde çok büyük çaba harcadı. İlk önce Kemalist ideolojinin yerleştirilmesi için geçmişle tüm bağların koparılması gerekiyordu. Bunun için geçmiş silindi ve yeniden yazıldı.

1923 öncesinde özellikle İttihat ve Terakki Cemiyeti’nde söylenip yapılanlar veya yapılamayanlar tek tek yaşama girdi. Buna rağmen geçmiş kötülendi ve resmi tarihin sayfalarında lanetlendi. Özellikle 1800’lerden gelen emperyalizm etkisiyle yapılan yapısal üst yapı devrimlerle 1923’ten sonra yapılanlar arasında son derece sıkı bir bağ olmasına rağmen bilinçli olarak sahte bir kopukluk yaratıldı.

Güneş Dil Teorisi ve Hititlerin bile Türk olduğunu ispatlamaya yönelik çalışan Tarih Kurultayları bu çabanın en önemli göstergeleridir. Bu dönemde ayrıca Kemalist ideolojinin toplum içinde yerleşebilmesi için köylerde “Köy Enstitüleri”, şehirlerde “Halkevleri” kuruldu. Bunlar günümüze dek silinmez izler bıraktı. “Halkevleri kurulurken, bağımsız bir dernek ya da vakıf statüsü altında değil, ama devleti ve rejimi kuran, Kuvayi Milliye örgütünün devamı olan Cumhuriyet Halk Partisi’nin bir yan kuruluşu olarak oluşturulmuştur. O günün koşullarında en uygun çözüm olarak böyle bir yapılanmanın düşünülmesinin ana nedeni, Halkevlerinin yeni kurulan devletin ideolojik aygıtı olarak düşünülmesidir.” (20)

 

Yeni hakim sınıfların devleti her şeyden önce toplumu bir düzene sokmak için gerekli tedbirleri alarak baskıcı bir rejim oluşturdu. “İstiklal Mahkemeleri” bu baskıcı niteliğin pek çok ifadesinden yalnızca birisidir. Öte yandan kapitalist ilişkilerin gelişmesi için hayata geçen “devletçilik ”projesi kapsamında , ileride özel sektöre devredileceği öngörülen KİT’ler kuruldu. Daha sonraki yıllarda özel sektörün hızla gelişmesine büyük katkılarda bulunan KİT’ler, bugün tek tek özelleştiriliyorlar Bir dönem, “utkan gelenekten” gelen bazı kişiler 1950’yi bir karşı devrim olarak nitelendirdiler. “…arkadaş dedi ki 46’dan bu yana işte bir demokratik devrim yapılıyor Türkiye’de iyi kötü. Arkadaşlar 46’dan 1960’a kadar 27 Mayıs’a kadar olan Türkiye’de Anti-Kemalist karşı devrimdir. Ve Türkiye’de objektif şartlar bakımından 1937’de bu günkünden daha yakındık sosyalizme. 1937’de Atatürk sağken ve Türkiye bağımsızken daha yakındık sosyalizme. Sosyalizm şiarı atmak için objektif şartlar bakımından daha çok sebepler vardı 1937’de.” (21)

 

Hala da “samimi Kemalistlerden” ya da sosyalist hareketin içinden bu düşünceyi paylaşanlar var. Bu yaklaşım tarzı 1961 ve 1971 darbelerinin bazı çevrelerce olumlu karşılanmasına yol açtı. Darbelerin toplumu, emperyalizmin ve burjuvazinin istekleri doğrultusunda yeniden düzenleme işlevini üstlendiği görülemedi. Örneğin 27 Mayıs darbesinin Kemalist açıdan yorumlanması son derece ilginç sonuçlar veriyor. “...27 Mayıs bu kötü gidişe Atatürkçü asker-sivil aydın zümrenin dur deyişidir. 27 Mayıs’ı yapanlar, ne düşünmüş olurlarsa olsunlar, (çünkü tarih, tarihi olaylara katılanları çok kez aşar) 27 Mayıs, Türk toplumunda yarım yüzyıllık tarihi olan sosyalist birikimin belli ölçüde dışa vurması açığa çıkması olanağını sağlamıştır. Ve bu olumlu bir gelişmedir. 27 Mayıs işbirlikçi sermaye, komprador ağa ve emperyalizm ittifakını geriletti.”(22)

Başka bir örnek ise; Sosyal Adaleti’nin 28 Mayıs 1963 tarihli 11 sayısında T.İ.P. Genel Başkanı M. Aybar imzalı bir bildiri yayınlıyor. Bildiri şöyle: “27 Mayıs 1960, Kurtuluş Savaşı Türkiye’sinin en büyük günlerinden biri. 19 Mayıs, 23 Nisan, 30 Ağustos, 29 Ekim, 27 Mayıs… 27 Mayıs Kuvayi Milliye ruhuna dönüştür. Atatürkçülüğün yeniden doğuşudur. 27 Mayıs emekçi halkımızın tarih sahnesine bilinçle çıkma yolundaki çabasının ileri bir merhalesidir. Türkiye Cumhuriyeti’nin tabana oturma hamlesidir… Anayasayı bir yana iterek yukarıdan aşağı bir yönetim sistemi kurmak ve hele yaşatmak da artık kimsenin harcı değildir. Çünkü 27 Mayıs Anayasası’nı uyanık ve demokrasiye bağlı, Silahlı Kuvvetlerimiz, emekçi halk yığınları, Atatürkçü gençlik ve emekten yana aydınlarımız korumaktadır. 27 Mayıs, Hürriyet ve Anayasa Bayramı Türk Milletine kutlu olsun.”(23)

Türkiye sosyalist hareketi Kemalist bir anlayışla 27 Mayıs’ı yorumluyor. Günümüze dek bu anlayış sürüyor. Marksist bir bakışla yorumlamak ise bize düşüyor. 27 Mayıs nedir; 2 nci Dünya Savaşı’ndan sonra, değişen şartlarda dünya kapitalist sisteminin yeni bir birikim tarzına uygun ve sistemin gereklilikleri doğrultusunda, Türkiye’de artan çelişkileri çözebilmek için, ekonomik yapının değişmesine olanak sağlayacak gerekli devlet yapısının REORGANİZASYON’udur 27 Mayıs. (24)

 

27 Mayıs olsun, 12 Eylül olsun basit bir askeri darbe olmaktan uzak işbirlikçi burjuva hareketleridir. Her iki dönemde Türkiye kapitalizmin çelişkileri önemli rol oynamıştır. Yeni bir kurumsal yapı ve yeni toplumsal hedefler içinde, Türkiye kapitalizmi Pazar ve realizasyon sorunlarına birinci dönemde yurt içinde, ikinci dönemde yurt dışında çözüm arayan dönemlerin başlangıcı oldular bu tarihler. 27 Mayıs iç pazara ve yüksek işçi ücretlerine, 12 Eylül, dışa açılan bir politikaya ve düşük işçi ücretlerine dayanmak zorundaydı. Askeri darbeler bunları sağladı.(25)
 

Sorun, Türkiye kapitalizmini, kapitalist sistemle, değişen kapitalist birikim modeli ile entegre etmekti. Özellikle işverenlerin her darbe sonrasını nasıl olumlu karşıladıklarını unutmamak gerekiyor. Aydınlara gelince, “Bir kısım aydın da “genetik” olarak bu kökten türediği için yerine göre bu müdahaleleri desteklediler.”(26)

 

Türkiye solu “40 senelik utkan geleneği” ile Kemalist ideolojinin baskısı altında gözünü bile açamadan, sözde Kemalizm’in sol yorumlamasını ortaya koymaya çalışırken, Kemalist ögelerin ağırlıkta olduğu bir dünya görüşü ile Marksizm'in tüm kavramlarını karmaşık bir hale getirdi. Bundan sonra gelen kuşaklar ise bu kavramların etkisinden bir türlü kendilerini kurtaramadılar. Bunların içinden bazıları yeni solda post-Marksist kavramlar üreterek radikal demokrasi projesini hayata geçirmeyi çalıştılar. Türkiye sosyalist hareketi, Kemalizm’in getirdiği ideolojik yapıdan bir türlü kurtulamadığı için, aydınların kendi soyutlamaları içinde Marksizm’e doğru eğilimlerinin başlangıç noktası ister istemez Kemalizm oldu. “Bu resmi ideoloji Kemalizm’dir ve hiç kimse şaşırmasın Kemalizm budur. Ne Attila İlhan’ın ona giydirmeye çalıştığı sosyalizm kisvesidir Kemalizm, ne mazlum milletlerin uyanışını sağlayan anti-emperyalist mücadeledir. Onlar daha ziyade taktik nedenlerle ortaya çıkmış gelişmelerdir ve Kemalizm’in iktidar arayışları o renkleri bu ideolojiye katmıştır.”(27)

 

Kemalist ideolojinin sorgulanmasını istemeyenler, düşünen, araştıran bir kuşağın ortaya çıkmasının toplum düzenini bozacağı inancını taşıdılar. Burada hatırladığım kadarıyla,ünlü bir romandan küçük bir hikaye aktarmak yararlı olabilir. “Engizisyon mahkemelerinin dehşet saldığı İspanya’da, Hazreti İsa yeryüzüne döner. İspanya’daki durumu dehşetle izler. Hemen engizisyon başkanını bulur, kendisini tanıttıktan sonra yapılanların kendi öğretisi ile hiç bağdaşmadığını söyler. Engizisyon başkanı hemen muhafızları çağırıp, Hazreti İsa’yı zindana atmalarını emreder. Şaşıran Hazreti İse,”Sen beni tanımadın galiba” der. Engizisyon mahkemesi başkanı gülümser: “Tabii ki tanıdım. Sen Hazreti İsa’sın. Ancak, gelip burada senin adına senelerdir kurmaya çalıştığımız bu düzeni bozmaya kalkmana asla müsaade etmem.” der. Kemalist ideolojinin eğitim anlayışı da eleştirel kuşakların ortaya çıkmasını engellemede büyük rol oynadı. Toktamış Ateş kendi dönemindeki lise kitaplarında millet kavramının ‘Aynı ırktan, aynı dilden, aynı dinden, aynı kültürden v.b. gelen ve ortak yaşama iradesine sahip insanların oluşturdukları topluluk’ olarak tanımlandığını belirtiyor. (28)

 

Senelerce okutulan kitaplarda bu tanımı öğrenen bir nesil nasıl yetişebilir? Skolastik bir düşünce yapısı çerçevesinde oluşturulan eğitimin büyük ölçüde ezberciliğe kayması bir tesadüften mi ibarettir? Sadece öğrencilere suçu yüklemekle sorundan kaçınılabilir mi? İnsanlığın tek kaynağı olarak gösterilen Orta Asya üzerinden çizilen göç haritaları ile donanmış Resmi Tarih’te Türklerin kahramanlıkları ile Osmanlı İmparatorluğu’nun şanlı zaferlerini okurken duyduğumuz heyecan nereden geliyor? Düşünce formasyonunu etkileyecek olan matematiğe nedense korku ile bakan öğrenciler mi, yoksa özellikle teoremlerin ispatlanmasını es geçerek kısa yoldan gösterilen şemalarla soruları çözmeyi öğrencilerine aşılayan öğretmenler mi sorumlu? Yoksa eğitim sisteminin yapısında mı bir eksiklik var?

 

Böylelikle, araştırma, olayların arasındaki ilişkiyi görebilme, farklı kavram ve yöntemleri ayrıştırabilme gibi konularda hiç bir ilerleme kaydedemeyen gençlerin soyut düşünceden ve kültürel birikimden yoksun olarak yetiştiğini, ansiklopedik bilgileri ezberlemekle yetindiğini gözlemlemek mümkün. Bu duruma bir de 1980 sonrası “köşeyi dönme” hırsı eklenince geriye ne kalıyor? Sol hareket içinde “dönenler” den sıklıkla söz edilir. Resmi ideolojinin “genlerine” kadar işleyen bir kuşaktan gelip, hele SSBC çözüldükten sonra saflarını değiştirenlere şaşırmak doğru mu? Asıl sorulacak soru belki de daha önce böyle kişilerin nasıl sosyalist olabildiğidir. Son olarak, baştaki soruyu yenilemekte yarar var. Tüm bu koşullarda günümüzde Türkiye’de Marksist bir damar var mı? Ve varolmasının koşuları ve imkânları nereden geçiyor.

 

Ahmet Hamdi Dinler
26 Aralık 2004 

KAYNAKLAR
1. Marksizm ve “geleneksel sol” Metin Çulhaoğlu. Sol Dergisi Sayı 201 Ağustos 2003 s.
2. a.g.e.
3 Sentezler Cenneti Türkiye Ünal Bilir. Hamburg Üniversitesi Yakın Doğu Tarih ve Kültür Departmanı Radikal Gazetesi. Ek İki
4 5 Aralık 1968’de Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde verilen Konferans M. Belli TİP Tarihinden Kesitler A.Hamdi Dinler Gelenek Yay.S.198
5 Kızılcık Dergisi Güray Öz
6 Yön Dergisi’nde Mihri Belli’nin E.Tüfekçi imzasıyla yazdığı yazı.
7 Kızılcık Dergisi Güray Öz
8 Yön Dergisi’nde M. Belli’nin E.Tüfekçi imzasıyla yazdığı yazı. TİP Tarihinden Kesitler A.Hamdi Dinler Gelenek Yay. S.182
9 TİP Tarihinden Kesitler A.Hamdi Dinler Gelenek Yay. S.267
10 TİP Tarihinden Kesitler A.Hamdi Dinler Gelenek Yay. S.269
11 TBKP Programı Yeni Açılım Yay. Haziran 1989 s.44
12 İnkılap Dersleri Recep Peker İletişim Yay. S.54-55 (1984)
13 Sentezler Cenneti Türkiye Ünal Bilir Hamburg Üni. Yakın Doğu Tarih ve Kültür Departmanı Radikal Gazetesi
14 Kemalizmin Dramı Kemal Okuyan Komünist Dergisi sayı 93
15 Türk Solu ve Kemalizm (henüz bıktırmadıysa) Metin Çulhaoğlu Yazın Dergisi Sayı 83 Kasım 1998 s.12-13
16 A.g.e.
17 A.g.e.
18 Türk Devrimi ve Sonrası Tamer Timur s.66-67
19 A.g.e. s.68
20 Atatürk ve Halkevleri Prof. Dr. Anıl Çeçen Aydınlanma 1923 yıl 3 sayı
21 s.12 21 17.12.1967’da verilen Konferans M. Belli TİP Tarihinden Kesitler A.Hamdi Dinler Gelenek Yay. S. 190
22 5 Aralık 1968’de Siyasal Bilgiler Fak. Verilen Konferans M. Belli TİP Tarihinden Kesitler A.Hamdi Dinler Gelenek Yay.s.198-199
23 28 Mayıs 1963 TİP Bildiri M. Ali Aybar Sosyal Adalet Sayı II
24 27 Mayıs A.Hamdi Dinler Sosyalizm Yolunda Yeni Açılımlar s.214
25 a.g.e. s. 213,214
26 Resmi İdeolojinin Gerçeği Aydınlanınca H. Bülent Kahraman Radikal Gazetesi
27 A.g.e 28 Türkiyelilik (2) Toktamış Ateş Cumhuriyet Gazetesi
 

Bookmark and Share
 

21/01/2018 Gün Ortalama:1682  Bugün 471 Ziyaret var  Sitede 11 kişi var  IP:54.226.41.91