Türkçe

“ Demokratik Özerklik Önerisi ” :

İzlenme 1857

BİR ÇAN EĞRİSİNİN KAPLADIĞI ALANLAR

Ahmet Hamdi DİNLER ve Demet Şahende DİNLER tarafından ortaklaşa kaleme alınanDemokratik özerklik önerisiyle bir diyalog” başlıklı iki bölümlük yazı 14 ve 15 Ekim 2011 tarihlerinde Birgün Gazetesinde yayınlandı.

Yazıların tamamını okuduğumda gözümde ilk canlanan, kubbe veya çan şeklinde bir “ dağılım eğrisi” oldu. Bu eğrinin iki marjında ya da “ kuyruklarında” kesinlikler yer alıyor. Örneğin, Hindistan’ın Kerela Eyaleti’nden, Porto Alegre’den ve Şili’den verilen örneklerin doğruluğundan kuşku duymak için herhangi bir neden bulunmuyor; burası birinci kesinlik alanını oluşturuyor. Eğrinin diğer ucunda ise bir başka kesinlik ifade edilmiş; sağlık ve eğitim hizmetlerinin yerelleştirilmemesi gerektiği. Çan eğrisinin kapladığı alan örneğin 10 santimetrekare ise, birinci kesinlik marjı ( diğer ülkelerden örnekler) yaklaşık 2 santimetrekare tutuyor. İkinci kesinlik marjı ( nelerin yerelleştirilmemesi gerektiği ) ise yüzeyin yaklaşık 0,01 santimetrekarelik bir alanını kaplıyor. Geriye 7.99 santimetrekarelik bir alan kalıyor: Olumsallıklarla, olabilirliklerle, olasılıklarla ve çok sayıda değişkene bağlı durumlarla dolu, hayli girift bir alan.

Böyle olması bir bakıma kaçınılmaz sayılabilir.
Çünkü konu,  Kürt hareketi tarafından gündeme getirilen “ demokratik özerklik” önerisidir ve başlığında da söylendiği gibi yazı bu öneriyle “ diyalog” amacını taşımaktadır. Bu durumda, içeriği tam netleşmeyen,  kimi muğlak ve zayıf yönleri olduğu savunucularınca da teslim edilen bir öneriyle “ diyalog kurma” girişiminin az önce sözü edilen türde bir eğriyle sonuçlanması normal sayılmalıdır. Yazarlar, pek beğenmedikleri halde “ beğenmedik” diyemedikleri, “ bırakın biz yapalım” teklifinde de bulunamayacakları bir tercümenin redaksiyonuyla uğraşan editörleri andırmaktadır. Yazarları, mutlaka bildikleri kimi kesinlikleri dile getirmemeye veya yumuşatarak getirmeye yönelten, başka bir deyişle 7.99 santimetrekarelik alanı biraz daha daraltmaktan alıkoyan durum bu olsa gerekir. “ anlaşılabilir” bulunsa bile kimi ciddi sakıncaları da vardır.

Kesinliklerden Çekinmemek

Örneğin. “ Türk kimliğinin ve Devlet inşasının bir yanıyla Kürt kimliğinin inkarı olarak kurulmuş olması” tespiti, “ bir yanıyla ekine karşın son derece sakıncalıdır. Türkiye’ de ulus devlet inşası kuşkusuz pek çok “ inkarı” temel almıştır; ama bunlar arasında, “ eşitler arasında birinci” de değil, başat ve belirleyici olan Osmanlı’nın inkarı, Osmanlı’ dan kopuştur. İşin kökenine inilecek olunursa, “ Kürt kimliğinin inkarı da Osmanlı’ya yönelik radikal reddiyenin özel bir uzantısıdır. Kurtuluş savaşının harekete getirici gücünü “ Ermeni revanşizminden” duyulan kaygıyla ( bu söylenenin yazarlarla ilgisi yoktur) , Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunu ise Kürt’lerin inkarı ile ilişkilendiren bir yaklaşıma tarihsel açıdan değer biçilmesi, son dönemde böyle bir moda çıkmış olsa bile çok güçtür.
Devam edersek, yazıda yerelleştirmeyle ilgili olarak “ yerel ölçekle demokratikleşme arasında doğrudan içsel bir ilişki olmadığı” tespitinin ardından “ sermayenin serbest hareket olanağının yerel ölçeklerde daha da artması” ve “ siyasi patronaj ilişkilerinin daha da güçlenmesi” olasılıklarına işaret edilmektedir. Sonra, bu söylenenleri, “ sakın yanlış anlaşılmasın” mealinde bir cümle izlemektedir: “ ancak bu sorunlar yerelleşmeye karşı merkezileşmeyi ve üniter devlet yapısını savunmamız gerektiği anlamına gelmiyor.”
Peki, ne anlama geliyor?
7.99 santimetrekarelik alanda kalma ısrarı olsa bile, gene de bir anlama gelmesi gerekmez mi?
Yazarlara yönelik bu sorunun dışında, genel bir soru daha ortaya atalım: Merkezilik- Yerellik tartışmasını herhangi bir gönderme, bağlam ve çerçeve olmadan salt kendi “ saflığında” yürütmek anlamlı mıdır? Başta yazarlar olmak üzere, Marksist formasyona sahip herhangi birinin bu soruya olumlu yanıt vermesi mümkün değildir. Birinin kalkıp merkezliğin, diğerinin tutup yerelleşmenin faziletlerinden dem vurduğu bir tartışma düpedüz skolastik bir tartışma olacaktır.
O zaman, bağlam, çerçeve olması gerekiyor.
İki şekilde olabilir biri, günümüz Kapitalizmi koşullarında neyin ne getireceği ve neye yazgılı olduğuna ilişkindir. Diğeri ise daha özel bir uğrağa: siyasal iktidarın fethedildiği sosyalist devrim uğrağına…
Her ikisi için de dile getirebilecek “kesinlikler” vardır.
Birincisi: krizlerin, azalan kar oranlarının, uluslar arası ölçekte kıyasıya rekabetin ve sermayenin değerlenme sorunlarının damgasını vurduğu bir dönemdeyiz. Bu dönemde sermaye, sorunlarını hafifletmek amacıyla daha önce girmediği her alana giriyor, bağımsız ne varsa kendine eklemlemeye çalışıyor ve henüz metalaşmamış ne kaldıysa metalaştırıyor. Günümüzü niteleyen olgu budur. Eğer buysa, “ öyle de olabilir böyle de…” demenin âlemi yoktur. Açıkça söylenmelidir:  Ardında kimi “ demokratikleşme” özlemleri de olsa, günümüzün yerelleşme süreçleri, sermayenin “ işine gelmenin” çok ötesinde büyük ölçüde başını sermayenin çektiği süreçlerdir. Kuşkusuz burada “ yerel yönetimlerin yetkilerinin arttırılması” , “ kimi kaynakların ve gelirlerin yerel yönetimlerin tasarrufunda bırakılması” gibi klasik yetki aktarımı ( “ devolution” ) süreçlerinde değil, sermaye ve finans hareketlerinin işçi- işveren ilişkilerinin, vergi ve kamu maliyesi politikalarının “ yerelinde” şekillendirildiği “ özerk” birimlerden söz edilmektedir.

İkinci “ kesinlik” ise sosyalist devrim uğrağına ilişkindir ve şöyledir: Her durumda ve koşulda, daha önce şöyle veya böyle “ özerk” ya da “ federatif” bir yapılanmaya gitmiş de olsa, bugünkü coğrafyasıyla Türkiye’ de gerçekleşecek bir sosyalist devrim, en azından bir dönem için yapacaklarında kesinkes merkeziyetçi olacaktır. Elbette “ keyfinden” değil, sosyalist iktidarın ilk görevleri ve “burjuva devlet mekanizmasının tahribi” bunu gerektirdiği için, Lenin’in hasımlarına en çok öfkelendiği pasajlarından birinde olduğu gibi:

“ Marx, hem Proudhon’ la hem de Bakunin’ le tam da federalizm meselesinde anlaşamıyordu ( proletarya diktatörlüğünü bir yana bırakacak olursak). Federalizm ilkesel olarak anarşizmi küçük burjuvaca görüşlerinin mantıksal sonucudur. Marx merkeziyetçiydi. ( …)

Şimdi, eğer proletarya ile yoksul köylüler devlet iktidarını ellerine alırlarsa, kendilerini özgürce komünlerde örgütleyip tüm komünlerin eylemlerine kapitalistlerin direncini kırmak, özel mülkiyet altındaki demiryollarını, fabrikaları ve toprakları v.b. ulusal tümüne, toplumun tümüne aktarmak üzere birleştirirlerse bu merkeziyetçilik değil midir? Bu, demokratik merkeziyetçiliğin en tutarlısı üstelik proleter merkeziyetçilik değil midir? “ ( devlet ve ihtilal, seçme eserler, Progress Publishers, cilt II, s.276).

Sakıncalı Yaklaşımlar
Bu ülkede aklı başında, hele hele sosyalist olup da Kürt sorununun çözülmesini istemeyen herhangi birinin çıkabileceğini düşünmek mümkün değildir. Yazarların temel çıkış noktalarının da, bu sorunun çözümüne belirli bir noktadan katkıda bulunma isteği olduğundan kuşku duymuyorum. Ne var ki, bu içten ve meşru isteğin anlaşılan salt Kürt siyasal hareketinin bugünkü gücünden ve coğrafyasından hareketle, hem Türkiye geneline ( 22 bölge) , hem kapitalizmin bugünkü özelliklerine ve hem de sosyalizmin temel doğrularına ilişkin hayli sakıncalı göndermeleri ve gereksiz esnetmeleri de beraberinde getirmesini anlamak hayli güçtür.

7.99 santimetrekarelik alandaki olumsallıklar, olasılıklar ve varsayımların, 2 santimetrekarelik alanda yer alan yalnızca iki örnekle, bir eyalet bir de belediye örneğiyle desteklenebilmesi ciddi bir asimetridir. Çözümü, 0.01 santimetrekare biçilen alanı biraz daha genişletmek olabilirdi; ama ne yazık ki yapmamışlar.

Yazarların söylediklerinin içeriğine bakıldığında ilgi çeken bir nokta daha vardır.

Anlaşıldığı kadarıyla yazarlar ( belki de Kürt sorununun yakıcılığından hareketle) en azından üç konuda eskisine göre daha esnek olmayı uygun bulmuşlardır. Birincisi, kapitalizm çerçevesinde yapılabilecekler; ikincisi devletin” sınıf karakteri”; üçüncüsü de işçi sınıfının toplumun diğer kesimlerine göre özel bir konumda olup olmadığı.
Gerçi yazarlar yukarıdakilerden ilkine ilişkin olarak 7.99 santimetrekarelik alanda bir uyarı yapma gereğini duymuşlar. Şöyle : “ demokratik özerklik projesini savunanların bu açıdan mülkiyet ilişkileri, toplumsal güç ilişkileri gibi konularda mutlaka söyleyecek sözü olması gerekiyor. Aksi takdirde Mustafa SÖNMEZ ‘ in söylediği gibi fazlasıyla sistem içi, ‘ burjuva demokratik bir çerçeve’ olarak kalabilir.”

Demokratik özerklik projesini savunanlar “mülkiyet ilişkileri” ve “ toplumsal güç ilişkileri gibi temel konularda söz söylememiş sayılıyorlarsa, bu söylenmemişlik üzerine bunca şey yazılmasında, öneri verilmesinde bir acullük olduğunu söylemek zorundayız. Yok,eğer mesele bütün bunları yazıp projenin sahiplerini bu konuda da söz söylemeye zorlamaksa,bu da “akademinin” siyaset üzerindeki etkilerini yersiz biçimde abartma anlamına gelir.

Projenin sahipleri mülkiyet ve toplumsal güç ilişkileri konusunda pek bir şey söylememiş olsalar bile, yazarlara göre gene de yapılacak işler vardır.

Çünkü ”biz merkez-yerel ilişkisinin olumsal olduğunu, merkezi devlet aygıtının önerdiğimiz proje bağlamında kendi amaçlarımız için kullanılabileceğini gösteriyor. Devletin heterojen ve çok katmanlı bir yapı olduğu düşünülürse, devlet içerisindeki farklı birimler ( devlet derken merkezi devletin il özel idareleri, il eğitim ve sağlık müdürlükleri gibi taşra teşkilatını da kastediyoruz) demokratik özerkliğin inşasına katkıda bulunabilir.

Yukarıda “ bulunabilir” şeklinde bir olasılıktan söz edilmiş, ama buna da bir kesinlik kazandırmak mümkün. Devlet, ne kadar “ heterojen” ve “ çok katmanlı” olursa olsun peşinen ve net bir sınıf karakterine sahiptir.

Dolayısıyla, herhangi bir yerelleşme modeli ve süreci temsil ettiği sınıfın çıkarlarına uygun düşüyorsa, devletin buna“ katkıda bulunabileceğini” değil, “ mutlaka bulunacağını” söylemek gerekir. Kritik nokta, yazarların da proje sahipleri açısından değindiği gibi, “ mülkiyet” ve “ toplumsal güç ilişkilerine” değmemektir; yok değiyorsa o zaman ne kadar “ heterojen” ve  “ çok katmanlı” olursa olsun devletten “ katkı” beklemek Godot’ yu beklemektir.

Ancak, yazarların, yukarıdaki hassas alanlara değmeyen, bugünkü düzenin sınırları içinde kalan bir modelin fizibilitesi üzerine durdukları, kendilerine haksızlık etmeden söylenebilir. Çünkü şöyle demektedirler: “ Kerala’ da merkezi eyalet aygıtının kullanılabilmesi Komünist Parti’nin iktidarda olması sayesinde mümkündü. Türkiye’ de böyle bir olanak olmasa da bir özerklik modelinde Devlet Planlama Teşkilatı’nın uzmanları, Çalışma Bakanlığı’nın iş müfettişleri, Maliye Bakanlığı’nın hesap uzmanları gibi görevlilerin kendi deneyimlerini yerel projelerde çalışacak kişileri eğitmek için kullanmaları ya da danışmanlık yapmaları düşünülebilir.

Kamu üniversitelerinin akademisyenleri ve bölgesel kalkınma ajanları da kendi bölgelerindeki meclislere gerekli teknik uzmanlığı sunabilir.”

Öyle anlaşılıyor ki bu modelin yaşama geçmesiyle başta Kürtler olmak üzere özerk bölgelerde yaşayanlar “ proje çevrimi yöntemi” , “ SWOT analizi” , “SMART analizi”, “iş planı hazırlama”,  “ hibe projesi başvurusu” gibi eğitimlere gark olacaklardır. Ancak, bunlar için “ demokratik özerkliğe” gerek olduğu söylenemez.

Günümüzde “ böyle işlerin uzmanı” kişiler zaten bunlardan başka bir şey bilmemektedir; bir de Avrupa birliği, kalkınma kuruluşları ve “ hükümet dışı kuruluşlar” sağ olsun, Türkiye’de bu ”eğitimleri” almamış insan neredeyse kalmamıştır.

Yazarların yaklaşımlarında sakıncalı görünen bir başka yaklaşım ise işçi sınıfının toplumsal düzlemde nereye oturtulduğu, nerede görüldüğüyle ilgilidir.Yazarlar şöyle demektedir:”Temel sorunsalı da şu şekilde formüle ediyoruz: ,İşsizleri,mavi ve beyaz yakalıları,güvencesiz ve mevsimlik çalışanları kapsayacak şekilde bütün işçi sınıfının,kadınların,Kürtlerin,Alevilerin ve diğerlerinin,kısaca var olan toplumsal bölüşüm ilişkilerinde ve siyaset alanında dışlanan kesimlerin örgütlenmesi,temsil edilmesi ve refahı açısından merkezi ve yerel yönetim arasında nasıl bir yetki ve gelir paylaşımı yapılmalı?”

Burada işçi sınıfının “geniş” biçimde tanımlanmasında herhangi bir sorun yoktur.”Örgütlenme”,”temsil” ve ”refah” gibi başlıkların “merkezi ve yerel yönetim arasındaki yetki ve gelir paylaşımı” bağlamında düşünülmesi ise hayli sorundur. Ancak, en sorunlu olanı, işçi sınıfının, alıntıda sıralanan başka kesimlerle birlikte “toplumsal bölüşüm ilişkilerinde” ve “siyaset alanında” dışlanmış olmakla tanımlanmasıdır.

Çok açık söylemek gerekiyor: Başka toplum kesimleri bir yana, işçi sınıfının konumunu dışlanmışlıkla betimleme, üstelik bu dışlanmışlığı “toplumsal bölüşüm ilişkileri” referansıyla temellendirme, Marksizm’le bağdaştırabilecek bir yaklaşım değildir.

Üretim sürecinde yer aldığı, üstelik bu süreçte ve bu sürecin özel içeriği nedeniyle sömürüldüğü bilinen bir sınıfın bölüşüm ilişkilerinde “dışlandığını” söylemenin herhangi bir mantığı olamaz.

Burjuva sosyolojisinde olabilir; ama Marksizm ‘de “dışlanmışlık” her sınıf ve her ilişkisi için başvurabilecek bir tanımlama değildir.

Son Söz

Kanımca, yazarların en büyük hatası, aslında Kürt sorununun çözüme endeksli geliştirilen bir projeyi adeta” Türkiye’de sosyalizmin yolu” sayıp bunca dil dökmeleri olmuş.7.99 santimetrekarelik alanda örnekleri, olasılıkları, olumsallıkları vb peş peşe sıralamak yerine bu konuya hiç girmemeleri ya da “tamam, budur, sosyalizm böyle gelecektir” diye kestirip atmaları çok daha yerinde olurdu. Çünkü söz konusu o alanda ortaya konulanlar, üzerinde yürünecek açıklıklardan ziyade hep birlikte bir “ enigma” oluşturmaktadır.

Bir de yazarlardan ilkine, kırk yıllık dostum A. Hamdi DİNLER’ e kişisel bir sorum olacak: Bugün bunları böyle yazabiliyorsan, 32 yıl önce TİP’ in “ demokratikleşme için plan” çalışması nedeniyle bize neden o kadar çektirdin.

Metin ÇULHAOĞLU

Komünist Dergisi 1Kasım 2011

Sayı:338

Bookmark and Share

20/06/2018 Gün Ortalama:2227  Bugün 403 Ziyaret var  Sitede 6 kişi var  IP:54.80.247.119