Türkçe

YEREL YÖNETİMLER VE EMEKÇİLER

İzlenme 1844

Mevcut kapitalist toplumda kentleşmenin ortaya çıkışı, zaman içinde, bölgeye gelen  sermaye yatırımlarının yoğunlaşması ve bu yoğunlaşan sermayeye bağlı üretim sürecinin içine akan emek gücünün, emeğin büyümesine dayanır

Kentleşme tanımında açığa çıkan. Bir: Sermaye yatırımının yoğunlaşması. İki: Üretim süreci. Üç: Emek gücünün kendini yeniden üretmesi. Bu üç kavramı ele almadan yerel yönetim anlayışını ele almak veya bu kavramları çözümlemeden kent yönetiminden söz etmek gerçekçi değildir
Soyutlama düzeyinde de olsa sermayenin yoğunlaşmasını, üretim sürecini ve emek gücünün kendini yeniden üretmesi kavramlarını ayırmak belli başlı kolaylıklar sağlasa da bu üç kavramın birbiri içine geçmiş olduğunu göz ardı etmek yerel yönetim anlayışının kendi iç dinamizmini yok saymak anlamına gelir. 
Yukarıdaki kavramsal açılımlara bağlı kalınarak yerel yönetim tanımı yapmak mümkün. Kapitalist üretim için nasıl ki fabrika gerekli ise, kapitalist yeniden üretim için kent gereklidir ve Yerel yönetimler, sermayenin yeniden oluşumunu ve emek gücünün yeniden üretilmesini kent mekanında düzenleyerek yöneten ve yürüten organlardır.

Kapitalist kentleşme ve Türkiye:

Kapitalizmin ilk aşamasında kent yönetimini ele geçiren sermaye sınıfı; siyasi iktidar gücüyle kent üzerindeki varlığını daha çok geliştirmiş ve işçilerle emekçileri yerel yönetimler yalanıyla kendi içine kapalı, az ücret, sağlıksız konutlar, sağlıksız eğitim, sağlıksız sağlığa sürükleyerek kendilerine yabancılaştırmış ve üretimden gelen güçlerini kullanamaz bir geri kültüre geri siyasal tercihlere sürüklemiştir. 
Sermaye sınıfı kentleşmeyi biçimlendirirken düşündüğü ilk şey; ürettiği mamul mallarının nakliyesi konusunda ucuz alanların bulunmasıdır. Bunlardan biri ve önemli olanı Deniz taşımacılığını kullanabilmesidir. Ticaretin yoğun bir biçimde yapıla geldiği limanlara yakın olmasını düşünür ki; bu aynı zamanda hammaddelerinde ucuz yoldan sağlanmasına olanak tanır. Bu yüzden liman kent, denize yakın yerler kentleşmede öncelikli iller olma konumuna erişmiştir. Beykoz özelinde üç fabrikanın Beykoz deri ve kundura fabrikası, Paşabahçe tekel içki ve ispirto fabrikası,Paşabahçe şişe ve cam fabrikası nın kurulması tesadüf değildir. İstanbul, Kocaeli, İzmir, Zonguldak, Mersin, Adana, Samsun, Trabzon gibi iller örnek gösterilebilir. 
Türkiye’deki yerel yönetimler tarihine;bugüne uzantıları anlamında 1930’lar ile başlamak mümkün. Bu dönemin sermaye açısından öne çıkan özelliği, 1929 dünya bunalımı etkisiyle ulusal sermaye birikiminin devlet uygulamaları ( KİT’ler ) eliyle oluşturulması çabaları olarak saptamak gerek. 
Bu dönem, KİT’lere bağlı himayeci ekonomik politikalar yaşama geçirilirken;yerel yönetim görevlerinin geniş bir tanımı yapılmış, ancak, buna uygun geniş mali olanaklar ve kaynaklar merkezi idare tarafından aktarılmadığı gibi; yerel yönetimler merkezi yönetimin kucağında uykuya bırakılmıştır. 1973’e kadar olan dönemde kentleşmenin ve sermayenin geçirdiği değişimlere rağmen yerel yönetim anlayışında yeni düzenlemeler yapılmamış ve merkezi idarenin denetimi her daim etkili olmuştur. 
1929 büyük dünya bunalımı ardından Kamu İktisadi Teşekküllerinin kurulduğu süreçte devlet; sermayenin “sosyal devleti” olarak işbaşındaydı ve bütün kanallarıyla genç burjuvaziye kaynak aktarmaktaydı. KİT’lerin özel sermaye birikimine katkıları üç yönlü olmaktadır. Birincisi: özel kredilerin verilmesi yoluyla doğrudan. İkincisi: KİT’lerde yarı işlenmiş malların özel sektöre maliyetine veya maliyetinin altında satışa sunularak. Üçüncüsü: KİT’ler eliyle emeğin kapitalist üretim tarzına uygun disipline edilmesi ve nitelikli işgücünün yetiştirilmesi biçimindedir. KİT’lerin sermayeye dolaylı katkılarından konumuzu ilgilendiren biri de, kâr sağlamayan ve yüksek maliyetli, ancak üretimin zorunlu unsurlarını oluşturan altyapı ( ulaşım, enerji, iletişim, sağlık, vb ) yatırımlarını devlet adına üstlenerek sermaye sınıfının üretim maliyetlerini düşürmektir. 
2.Dünya savaşı sonrasında dünya ekonomisinin yeniden şekillenmekte oluşu Türkiye’yi de etkilemiş ve 1950 Demokrat Parti iktidarı döneminde alt yapı temelinde yeni karayolları yatırımıyla birlikte devlet sanayi yatırımları artması, 1950’lerde  ve 60’larda gerçekleşen kırsal çözülme ve iki büyük göç dalgası; üretimi kitleselleşen yeni yeni sanayi işletmelerinin kurulmasını doğurdu. Sanayileşme ve yatırımların pahalı yabancı teknoloji ve sermaye ithaline dayanıyor olması bir sorundu ve bu sorunun çözümü sömürü oranının yüksek tutulmasına bağlıydı. Bu da emeğin ucuz bulunması anlamına geliyordu ve kentlerde izin verilen gecekondulaşma ve gecekondu halkı bu ucuz emeği karşılamaya hazırdı. DP, 1950- 1960 arası dönemde fabrikaların ve kentlerin çevresine itilmiş işçi ve emekçileri sadece sömürüde kullanmadı, bu kitlenin politik önemini de değerlendirdi. DP, parti ocaklarına üye kayıt karşılığı gecekondu bölgelerine tapu dağıttı, altyapı getirdi. Bu uygulama, tapusuz arsa ve emlak alım-satım pazarını doğurdu. Kırdan kente göçenler aileleriyle birlikte gelip bir hemşerinin yanına yerleşmeye başladılar. 
1960-1970 döneminde, bir önceki dönemde sanayileşen ekonomiye ucuz emek gücü sağlamak olan gecekondu ailesine temel işlevinin yanında yeni bir işlev daha yüklendi, o da şu; yatırımlar nedeniyle artan üretim mallarının tüketilebilmesi için iç pazarın alıcısı olmak. Sermaye sınıfı, iç pazarın temel tüketicisi orta sınıfların yanına gecekondu ailelerini de tüketimi özendiren tüketim ideolojisiyle eklemledi. Bu gelişmelere paralel konutların içi dönemin dayanıklı tüketim malları ile doldurulduğu gibi gecekondu mahallelerinin görüntüsünü de değiştirdi ve eski sefalet mahallelerin yerini kentin kısmen düzenli mahalleleri almış oldu. 
Yerel yönetim tartışmaları 1973 yerel seçimlerinde CHP’nin büyük belediyelerde seçimleri kazanması ile başlamıştır. Ancak, bu dönemde CHP’nin yerel yönetimlere yönelik yeni bir modeli yoktur, oluşturamamıştır. Özellikle, iktidarda AP’nin (Adalet Partisi ) olmasının etkisiyle “demokratik, üretici, kaynak yaratıcı, toplumsal tüketimi örgütleyici, birlik ve bütünlükçü, kural koyucu” tırnak içinde sosyal demokrat belediyecilik modeli ortaya atılmıştır. 1977 seçimlerinin kazanılmasına yönelik “halkçı Ecevit” söylemine uygun türetilen bu yerel yönetim hedefleri 1977 genel seçim ve 14 Ekim 1977 yerel seçimlerindeki başarıları ile 1978 iktidar döneminde unutulup gitmiş ve yerel yönetimlerin özerkliğine dair en ufak bir düzenleme yapılmamıştır. 
1970’lerin ikinci yarısından sonra Dünya’da ve Türkiye’de yaşanan ekonomik krizinde etkileriyle birlikte önceden olmadığı biçimde kentler öne çıkmış, küçük sermaye kentlerinden büyük sermaye kentlerine geçilmiştir. İlhan Tekeli bu dönem için şunu söyler “kentte sanayinin yarattığı artı-değere sermaye el koyarken, kentin yapılaşması sürecinde doğan artı-değer toprak sahipleri ve yapsatçılar arasında bölüşülüyordu” 
      Özellikle dönemin son yıllarında yaşanan yüksek enflasyon nedeniyle arazi fiyatları kısa sürede olağanüstü düzeylere yükselmesine neden olduğu gibi, kent merkezlerine hızlı otobüs ve dolmuş taşımacılığının artması, kentin kısmen düzenli gecekondu mahalleleri ile kent merkezi arasındaki yolların yapılması, gecekondu mahallelerinin önemini birden bire arttırmış, arazisinin değeri, üzerindeki konutun değerini kat kat aşmıştır. Bu gelişme, gecekondu mahallelerine müteahhitlerin el atmasına neden olmuştur. 
1980’li yıllar yerel yönetimler açısından yeni bir dönemi ifade eder, 24 ocak kararlarıyla birlikte sermayenin yeniden yapılanmasına adım atılmış ve 12 eylül askeri rejimiyle yerel yönetim politikaları sermayenin yeniden yapılanmasına uygun bir biçimde uygulamaya konmuştur. İç pazara dönük sermaye birikim modelinden ihracata dönük modele geçişte belediyelerin üstleneceği görevlerin yeniden tanımlanması gerekmiştir. Uluslar arası sermayeyle eklemlenmenin ön koşulu olan ulaşım ve iletişim hizmetlerinin mal ve sermaye dolaşımını hızlandıracak biçimde örgütlenmesi gündemdeydi. Bunun gerçekleşebilmesi ise belediyelerin mali ve işlevsel açıdan güçlenmesi gerekiyordu. Bu yeni görev tanımı, belediyelerin önceki işlevlerinin terk edilmesini gerektiriyordu. Önceki işlevler, temel olarak işgücünün yeniden üretilmesinde gerekli konut, sağlık, eğitim, beslenme gibi gereksinimlerin karşılanmasıydı. Bu işlevlerin terk edilmesinde 12 eylül rejimi üzerine düşen görevi fazlasıyla yerine getirmiştir. 
1980’lerde belediyelerin gelirleri artarken, harcamalar altyapı harcamalarıyla sınırlandırılmıştır. ANAP döneminde de bu doğrultuda uygulanan politikalar sonucu, belediyelerin kamu mülkiyeti ve kamu yatırımları daraltılmış ve sermayeye yeni kaynaklar yaratılmıştır. Örnek olarak, belediyelerin elindeki fiyat-ücret belirleme yetkisi ilgili meslek kuruluşlarına bırakıldı. İhaleler düzenlendi (taşeron belediyecilik). Belediyeye ait topraklar legal ya da illegal yollarla özel mülkiyete aktarıldı. Emlakte düşük vergilendirmeler yapıldı. Belediyeler, özel kuruluşlara, ulusal ya da uluslar arası bankalara borçlandı. Ve sonuçta sermaye birikimine yerel yönetimlerin geniş katkısı sağlanmış oldu. 
1989 yerel seçimlerini SHP’nin alması da yerel yönetim anlayışına yeni bir model getirmemiş, eski model ve uygulama anlayışlarına ek olarak ANAP’ın partizancı belediyecilik uygulamalarına karşı “dürüstlük, şeffaflık” söylemi geliştirmenin dışında gerçek anlamdaki yerel yönetim anlayışı üzerine hiçbir program sunamamıştır.


Kapitalist kentleşmenin emekçiler açısından sonuçları:

1:Tarımda kapitalistleşme girişimleri makineleşmeyle birlikte artmış ve bu makineleşme, işsizlikle beraber geçimlik üretim yapan köylüleri kendi topraklarında yaşayamaz hâle dönüştürdüğü gibi büyük emekçi kitleleri topraktan kopararak kentlere göçmeye ve yeni geçim olanakları aramaya itmiştir.

2:Sermaye sınıfı üretim süreci içinde ucuz işgücüne olan ihtiyacını kırlardan kentlere zorunlu göçen işgüçlerinden karşıladığı gibi, kente göçen emekçi kitleleri yedek sanayi ordusu olarak görmektedir. Sermayenin bu aklı, çoğu zaman emek gücünün ücretlerini de baskı altında tutma aracına dönüşmektedir. Bu ucuz işgücü sanayiden başka inşaat, geri hizmet sektörü, ev hizmetleri alanlarda burjuvazinin çeşitli kesimleri tarafından çok yoğun sömürülmesinde kullanılmaktadır.

3:Üretim birimleri olan fabrikaların yakın alanlarında gecekondu bölgeleri oluşmasına destek veren kapitalizm ve yerel yönetimler bu desteğini asgari ücret düzeyinin düşük tutulabilmesi için sürdürmüşler ve bu alanları seçim yatırımlarıyla da desteklemeyi burjuva politikası olarak ihmal etmemişlerdir.

4:Sermaye sınıfı, yerel yönetim imkanlarının desteğiyle gecekondulaşmayı arttırdığı gibi, gecekondu kültürüyle emek gücünü gericileştirerek disiplizizasyonu sağlamış ve üretim sürecinde sınıf destekli sendikalaşmaların önünü almıştır. Önünü alamadığı alanlarda ise çalışanı işten atma tehdidi olarak yedek işsizler ordusunu kullanmışlardır.

5:Kapitalizm’de konut, emeğin kendini yeniden üretmesinin gereklerinden olan “barınmayı” karşılayan bir araçtır. Gecekondu konutlarındaki düşük bedelli çarpık yaşam biçimi, işçi ve emekçilerin mesai ücretlerinin aşağıya çekilmesine imkan tanır; ve bu uygulama, sermaye sınıfına bir alan daha açar, bu açılan alan, düşük yaşam biçimi ve alt kültür sonucu burjuva ideolojisi aşılama ve yaymanın kendisidir.

6:Kentleşme, kapitalizmin gelişmesiyle birlikte kent arazilerini rant kaynağına dönüştürmektedir. Sermaye sınıfı, yerel yönetimleri eline geçirerek kentlerdeki boş alanları istediği gibi kapatmakta veya gelişmeye açık alanların imar iskan planlarını önceden hazırlayarak yerleşik halktan habersiz belediyelerinde desteğiyle satın alarak büyük kârlar sağlamaktadır.

7:Kentsel alt yapı denilince elektrik, su, yol, kanalizasyon, temizlik gibi teknik hizmetler akla gelmektedir. Oysa, kentsel altyapı eğitim, kültür, spor, dinlenme, sağlık ve temiz hava gibi toplumsal gerekleri kapsadığı oranda gerçekçi olur. Bu tarife uygun kentsel alt yapı gerçekleştiği müddetçe yerel yönetimler çağdaş yaşam koşullarını kent toplumunun tüm dokusuna ulaştıran, hizmet veren en önemli araç olma özelliğine sahip olabilirler.        
Kentsel dönüşüm neyi ifade ediyor: 

2000’li yıllarla başlayan kentsel dönüşüm uygulamaları AKP iktidarı ve belediyelerin eliyle hızla devreye sokulmuştur. 2010 yılına kadar İstanbul’un %60 yıkılacak ve burjuva yaşam biçimine uygun yeni bir görünüme büründürülerek, uluslar arası sermayeye pazarlanabilir hale dönüştürülecektir. Şu anda İstanbul’da Haydarpaşa, Galata, Haliç, AKM, Muhsin Ertuğrul Tiyatrosu, Süleymaniye, Sultanahmet, Kazlıçeşme, Karayolları arazisi, Küçükçekmece, Kartal, Levent, İETT garajı, Sulukule, Balat, Tarlabaşı, Zeytinburnu, BEYKOZ gibi bir çok yıkım ve talan projesi kentsel dönüşüm adı altında gündemdedir. 
Kentsel dönüşüm adı altında işçi ve emekçileri işsiz, halkı da kent içi yaşamdan koparan bu uygulamalar, Paşabahçe-Beykoz bölgesinde de  sermaye sınıfı lehine hızlı adımlarla yürütülmektedir. Paşabahçe-Beykoz’da 10 bin işçinin çalıştığı üç fabrika kapatılmış ve bu kapatılan fabrika alanlarına otel, marina ve burjuva çocuklarının okuyacağı özel üniversite yapılmasının projeleri bölge halkına sorulmadan uygulamaya konmuştur. 
Üsküdar Örnek mahallesi, Esatpaşa ve Ünalan mahallesindeki işçi ve emekçilerin şu an içinde oturabildikleri konutlarına tapu verilmesi adına arsa rayiç değerleri (ortalama 200 milyon YTL’ye) yükseltilmiştir. Günlük yaşamını sürdüremeyen, çocuklarını okutamayan, ailenin sağlık sorunlarını çözemeyen bu halk bu 200 milyon YTL’yi nereden bulacak ve tapuya sahip olabilecek. Olabilecek olan şudur: Bu kadar yüksek parayı ödeyemeyen işçi ve emekçilerle beraber halk buraları terk etmek zorunda kalacaktır. 
Paşabahçe-Beykoz’da da aynı uygulamalar, aynı dayatmalar sürmektedir. Üçüncü Boğaz köprüsü yapımıyla beraber Karadeniz sahil yolunun köprüye bağlanma girişimi; ormanlık alanların yağmalanmasını ve bu yağmalanan alanların villalara dönüştürülmesi sürecini başlatmıştır. Bölgenin coğrafi konumu ve proje bazındaki uygulamalar, boğazın geri görünümdeki ormanlık alanların talanıyla başlayan malikane-villa inşaatları; sahile yakın gecekondu mahallelerinin yok edilmesiyle devam edecektir. Bütün bunlar kentsel dönüşüm projeleri bazında dayatılmaktadır. Çünkü: sahil şeridine otel, marina ve üniversite kurulacaktır. Kimler için ? 
Kentsel dönüşüm, sermaye sınıfına yeni yaşam alanlarının oluşturulmasıdır. İşçi ve emekçilerle beraber halkın kent içi yaşamdan soyutlanarak, kentin en ücra köşelerinde kaderleriyle baş başa bırakılmasının adı kentsel dönüşümdür. Kentsel dönüşüm dedikleri şey; paranın gücüne ve akış hızına göre burjuva yaşam biçimini hakim kılmak ve burjuva ideolojik düşünme-konuşma etkinliğinin arttırılması demektir. 
İstanbul kenti sermaye açısından hem iyi bir Pazar, hem de pazarlanacak iyi bir “mal” konumundadır. Bugün İstanbul’un pazarlanmasını kentsel dönüşüm adı altında öne çıkaran sermaye iktidarı; ekonomik krizi ve çöküşü erteleyebilmek adına tüm üretim alanlarını uluslar arası sermayeye sattığı gibi İstanbul’u da satmak adına uluslar arası sermayenin merkezi yapmak istiyor. Dolayısıyla, kentsel dönüşüm projeleri adı altında fabrikalara yaptıklarını, işçi ve emekçilerin yaşam alanları mahallelerine de yapıyorlar, işçi ve emekçilerle mahalle halkını kentin dışına kovarak, boşalan kent arazilerin değerini arttırmak suretiyle uluslar arası emlak spekülatörlerine pazarlamak istiyorlar.

Yerel yönetimler idari yaptırımlarla yönetiliyor:

    Türkiye’de yerel yönetim dizgesi üç ayaktan oluşmaktadır. İl özel idareleri, belediyeler ve köy idareleri. İl özel idareleri tamamen merkezi yönetimin eli altında bakanlık düzeyindedir. İl özel idaresinin başında bulunan valilik, içişleri bakanlığı tarafından atanmakta ve seçilmiş il genel meclisi kararlarını beş gün içinde istemektedir, kararlar bu beş gün içinde valiliğe gönderilmez ise hükmü kalmamaktadır. Seçilmiş il genel meclisi kararlarını valiye göndermiş olsa bile ; vali bu kararları onaylamadan geri gönderebilmektedir. İl özel idaresinde valilik, il genel meclisi ve il encümeni hiyerarşisi vardır, bunlardan il encümeni içinde birçok atanmışlar da bulunmaktadır. İlçe özel idaresinde bulunan kaymakam da içişleri bakanlığı tarafından atanmakta ve valiliğe karşı sorumlu bulunmaktadır. İlçe belediye başkanlığıyla beraber ilçe genel meclisinin almış olduğu kararlar 72  saat içinde  kaymakama sunulmak zorundadır ve kaymakam kararı onaylamadığı sürece kararın ilçe belediyesince hayata geçirilmesi mümkün olmamaktadır. 
Hiyerarşik yapı düşünüldüğünde; yerel yönetim anlayışının ve yönetimin sadece belediyelerden ibaret olmadığı ve kentlerin idari açıdan yönetiminin; devletin merkezi otoritesi; burjuva siyasi iktidar tarafından atanan valilik ve kaymakamlıklar la yönetilmekte olduğu görülmektedir. Bu kapsam ve genişlikte yerel yönetim kavramına baktığımızda Türkiye’de gerçek bir yerel yönetimden söz etmenin olanaksız olduğunu gözlerimizle görmekteyiz. 
Kısaca, kentlerde yaşayanlar gerçek anlamda özgür iradeleriyle beraber siyasi-sosyal düşünceleri bağlamında kendi yöneticilerini seçemiyor; sadece, zorunlu hizmetlerin kendilerine pazarlanması ve bu pazarlama işlerini kimlerin idare etmesi gerektiğine karar veriyor. Bu anlayış ve süreç düşünüldüğünde yerel yönetim başkanlığı, kamu hizmetlerine meta gözüyle bakıyor ve görevi de bu metalara Pazar bulmak, pazarlamak ve pazarlama işlerini ihalelerle düzenlemekten ibaret kalıyor. 
Gerçek anlamıyla yerel yönetimin ilk koşulu, kentlerdeki her türlü idari ve sosyal işlerin; kentlerde yaşayanlar tarafından seçilmiş organlara devridir. Bu amaçla valilik ve kaymakamlık kurumları lağvedilmeli, bunların yetki ve görevleri seçilmiş kent ve ilçe meclislerine verilmelidir. Belediye meclisleri, kentin tüm idari ve sosyal işlerinden sorumlu kent meclislerine dönüştürülmelidir. Bu meclisin başkan ve üyeleri seçmenleri tarafından geri alınabilmeli ve yenilerini seçebilmelidir. İl ve ilçelerde gizli meclis toplantılarına son verilmeli, çalışanlarında katılabileceği geniş bir zaman diliminde halka,seçmenlere açık yapılmalıdır.

İsmail Özkan
13 MART 2008

Bookmark and Share
 

 

22/06/2018 Gün Ortalama:2252  Bugün 214 Ziyaret var  Sitede 4 kişi var  IP:54.162.227.37