Türkçe

1 Mayıs '77 tartışmaları ve esas mesele

İzlenme 1752

Hemen baştan söyleyeyim, yalnızca bu tartışma bağlamında değil uzun bir süredir, Türkiye’de anti-komünizmin koçbaşı olmaya çabalayan Halil Berktay’ın fantezileriyle tartışmaya niyetim yok. Bu konuda, 77 Mayıs olayı sırasında meydanda bulunan biri olarak, yaşadıklarımı anımsamak benim için yeterli

1 Mayıs 1977’de sol kendi arasında çatışmadı 
Benim anımsadığım da şudur. Mao’nun görüşlerinden etkilenen hareketlerdeki arkadaşların önündeki korteje paralel fotoğraf çekerek (gazeteci olduğumdan değil, çalıştığım grubun 1 Mayıs sonrasında çıkaracağı gazeteye malzeme toplamak için) yürüyordum. Tansiyon yüksekti. Bir kavga çıkma olasılığı vardı. Ama kavga çıkma olasılığı, katliam değil. Bu kortejin meydana girmesinin ardından meydan kapatıldı. ‘Maocu’ arkadaşlarla görevliler (DİSK ve TKP) arasında pazarlık, itiş kakış başladı. Ben o sırada Demokrat Kadın satmakta olan kız arkadaşımı bulmak için yoluma devam ederek Intercontinental’in önüne geldim. Sanırım itiş kakış yaklaşık 10 dakikadır belki de daha uzun bir süredir devam ediyordu. Tam arkadaşımı bulmuş ve son kareleri çekiyordum ki bir el silah sesi duydum. Sonra bir sessizlik oldu. Meydan paniğe filan kapılmamıştı. Arkasından bir ses bombası patladı ve mermiler her yerden üzerimize yağmaya başladı. Ortalık karıştı. İlk sersemliği atlatıp kız arkadaşımı yeniden aramaya başlayınca da meydandaki durumu görmeye şansım oldu. 

Bizim bulunduğumuz yerde Kurtuluş, Dev Yol, İGD grupları yan yanaydı. Bu grupların güvenlik görevlilerinin hepsinin yüzü, meydana değil otele dönüktü. Kimin nereden ateş ettiğini anlamaya çalışıyorlardı. Tam kız arkadaşımı bulmuştum ki, güvenlikle görevli arkadaşlar birden yere yatmak durumunda kaldılar. Biz de yattık. Çünkü nereden geldiği belli olmayan bir otomobil hızla meydana doğru ateş ederek otelin önünden geçiyordu. Meydan darmadağın olmuştu. Bir panzer şuursuzca meydanda dolaşıyordu. Yerlerde insanlar yatıyordu, ayakkabılar, pankartlar bezler dergiler gazeteler vb. her yere saçılmıştı. Meydandan hızla uzaklaşarak Kabataş’a yöneldik. 

Meydanda sol gruplar birbirlerine ateş açmadılar. Bize ateş açanın “başka bir şey” olduğunu hemen anlamıştık. Benim anımsadıkların bunlar. Daha sonra hemen, herkesin (Halkın Kurtuluşu ve Dev Yol’dan arkadaşlarım vardı) benzer şeyleri anımsadığını gördüm. 

Tartışmanın müstehcen çekirdeği: Korku 
Şimdi, bu tartışmada bence önemli olan, tartışmanın esas müstehcen çekirdeğini açık eden saptama üzerinde duracağım. Bu saptamayı Murat Belge’nin yazısında buldum. Belge, Türkiye’de anti-komünizmin amiral gemisi olmaya başlayan Taraf gazetesi’ndeki yazısında şöyle diyordu: 

“1977 1 Mayıs’ı bu solun ne kadar gayrı ciddi, güvenilmez, daha doğrusu korkulması gereken bir varlık olduğunu kanıtladı. Bir provokasyon varsa, onu hazırlayanların amacı da herhalde bunu kanıtlamaktı. Bütün o nefret dili, şiddet düşkünlüğü, dayatma kültürü oradaydı. Bunları üreten de MİT veya Emniyet veya Genelkurmay değildi. Sol, kendi kendine bunları üretmişti yıllardan beri.” 

Bu saptamada, Belge adeta “hayırlara vesile oldu” diyor olmasının ötesinde, tartışmanın müstehcen özünü de, “düşüncenin sefaletiyle” birlikte gözler önüne seriyor. 

Belge’ye göre Mayıs 1977’de önümüzde bütün “o nefret dili, şiddet düşkünlüğü, dayatma kültürü”yle “gayrı ciddi, güvenilmez, daha doğrusu korkulması gereken” bir sol vardı. Eğer bir provokasyon varsa (olduğunu kabul etmeye yanaşmıyor) bu provokasyon bu vahim durumu ortaya çıkartmış. Öyleyse, bu provokasyonun, o zamana kadar bilinçlere çıkmayan bir kötülüğü ortaya çıkardığına göre, belki de hayırlara vesile olmuş olabileceği sonucuna ulaşmak gerekmiyor mu? Burada derin bir ahlaki çürüme ile karşı karşıya kaldığımızı düşünemez miyiz? 

Şimdi tartışmanın “müstehcen çekirdeğine” ve “düşüncenin sefaleti” dediğim duruma bakalım. 

Önce solun “Bütün o nefret dili, şiddet düşkünlüğü, dayatma kültürü”nü “kendi kendine bunları üretmişti yıllardan beri”saptamasına bakalım. Ama önce şunu söylemek boynumuzun borcudur. Ben solun böyle bir kültüre sahip olmadığını, yalnızca, çok zor koşullarda çalışmaya çabalarken, bu ortama uygun, sert, tavizsiz, aynı zamanda son derecede ağır sonuçlara katlanmaya her zaman hazır olanların kaçınılmaz olarak edinecekleri tehlike algısından kaynaklanan kimi refleksleri geliştirmiş olduğunu biliyorum. 

İkincisi, tarihe kısaca bakınca, solun sözde “o nefret dili, şiddet düşkünlüğü, dayatma kültürü” denen şeyi kendi kendine ürettiğini ileri sürmek için en hafif tabiriyle kötü bir insan olmak gerekir. 

İsterseniz, Paris Komünü’nü, Belçika Genel Grevi’ni izleyen katliamı, Rosa ve arkadaşlarının katledilmesini, Endonezya katliamı gibi solun kıyımına ilişkin olaylara gitmeyelim de kendi tarihimizden başlayalım. 

Mustafa Suphi ve arkadaşlarını anımsıyor musunuz? Sabahattin Ali’yi, yazdıklarından söylediklerinden dolayı hapislerde çürüyenleri. Nazım’ı örneğin, Doktor Hikmet’i, her bir Mayıs’ta evlerinden toplanıp içeri atılanları, TKP ‘yi hedef alan kitlesel tutuklamaları, işkenceleri, dayakları, emniyetin camından düşerek ölenleri... 

Sonra “68 kuşağı”, tarihin bu kanlı sahnesine çıktı. Denizler’in, Mahirler’in, İbrahimler’in eylemlerine sıra gelmeden önce, üniversitenin önünde ilk kimin, kimi kurşunladığını anımsıyor musunuz? 

“68 Kuşağı” tarih sahnesine elinde silahlarla çıkmadı. Tarih sahnesine çıktığında yalnızca konuşmak, toplum hakkındaki düşüncelerini eleştirilerini topluma anlatmak istiyordu. 

Peki ne oldu? Olağan üstü bir önyargı ve tavizsiz, acımasız bir şiddetle, kontrgerillayla, faşist hareketin silahlı militanlarıyla karşılaştı. Tüm meşruiyet kapılarının yüzlerine kapandığını görenler, faşist bir devletin saldırıları altında oldukları sonucuna ulaştılarsa, onları çıkardıkları bu sonuçlardan dolayı kim suçlayabilir? 

Bu kuşak 12 Mart Darbesi’nden de yılmadı. Yeniden canlandı ve hızla kitleselleşti. Silah kullanmaya şiddete başvurmaya niyeti yoktu. Geçmişini değerlendiriyor, kitleselleşmeye, örgütlenmeye önem ve öncelik veriyordu. Kısa sürede, TKP, Dev Yol, Halkın Kuruluşu, Kurtuluş ve etraflarında irili ufaklı gruplarla birlikte, yüzbinlerce insana ulaşabilen, milyonlarca bildiri dağıtabilen, on binlerce (hepsi birden yüz binlerce demek gerekir) dergi, gazete satabilen bir sol hareket oluştu. 

Peki ne oldu ondan sonra? 12 Mart dalgası geçtikten hemen sonra öldürülen Kerim Yaman’ı, Merkez Bina işgalini, sabaha kadar yanan kamp ateşlerini, sabah 12’li sıralarla oluşan yürüyüş kolunun bir ucu hala Merkez Bina’dayken, öbür ucunun Sirkeci’de meydanı çoktan doldurmuş olduğunu, solun tüm akımlarıyla birlikte orada olduğunu, hiçbir olay çıkmadığını anımsıyor musunuz? Bu kadar büyük bir kalabalık bir günde nasıl oluşmuştu dersiniz? Biz oradaydık. Sahi siz neredeydiniz? Bunu anımsamakta yarar var az sonra gerekli olacak. 

Sonra, anımsıyor musunuz, kaçırılıp işkence yapıldıktan sonra Şile ormanına atılan, tüm grupların saygı duyduğu, aklın sesi, fedakarlık çalışkanlık örneği önemli bir önder olmaya aday Zeki Erginbay’ı, telle boğulan TİP’li arkadaşlarımızı, taranan kahvelerimizi, kurşunlanan grev çadırlarımızı? Sonu gelmez, şiddeti, vahşeti... Sürekli artan faşist saldırılara, işkencelere, cinayetlere rağmen sol gruplar bu ortamda tüm Türkiye’de, binlerce demokratik kitle örgütüyle, (ki bunlarda seçimler yapılır sert siyasi rekabetler yaşanırdı, bugünün “sivil toplum” örgütlerinden kıyaslanamayacak kadar daha çok toplumun içindeydiler, mali kaynakları ortadaydı, demokratiktiler) meslek örgütleriyle sendikalarıyla örgütlenmişlerdi. Dev Yolcu arkadaşlar, “Direniş Komiteleri” gibi öz yönetim araçlarıyla deneyler yapıyorlardı. Fatsa’yı anımsıyor musunuz? TKP DİSK içinde MESS direnişini solun tümünün de katılımıyla örgütlüyor, Halkın Kurtuluşu mahalle çalışmalarındaki etkinliğiyle dikkat çekiyordu. 

Kürt Sorununu önce kim gündeme getirdi dersiniz? Doktor Hikmet’in kitabını, Doğu Devrimci Kültür Ocakları’nı, 1970’ler boyunca dağıtılan bildirileri, alanlara hakim olan “anti şoven” sloganları, “ana dilde özgürlük” sloganlarını, Kürt sorununun jeopolitiği üzerine, sonu gelmez tartışmaları anımsıyor musunuz? “Sömürgedir”, “hayır değildir”, “yok iç sömürgedir”, “birlikte mi örgütlenelim ayrı mı?” “seksiyon kursak olur mu?”... 

Bu kısa anımsama bana üç şey söylüyor: 

Birincisi, “sol” diye geçiştirilen şey, üç beş kişi değildi. Her şeyi doğru yapmadı ve sonunda bunun bedelini ödedi. Bu sol, bu toprakların tarihinin ve uluslararası kamplaşmaların etkisi altında şekillenmiş bir toplumsal olaydı. Toplumsal olaylara“gayrı ciddi, güvenilmez” ya da “nefret dili, şiddet düşkünlüğü, dayatma kültürü” gibi laubali suçlamalarla “antropomorfize” ederek yaklaşılamaz (insanmış gibi ele alınamaz). Toplumsal olaylar, nesnel süreçler olarak çözümlenir ve anlaşılmaya çalışılır. 

Ama toplumsal olaylara “korkulması gereken bir varlık” olarak bakılabilir. Deyim yerindeyse “zurnanın zırt dediği” yer de burasıdır. Bu toplumsal olay (sol ve kitlesi) ve temsil ettiği toplumsal muhalefet, egemen sınıflar açısından gündeme getirdiği tehditlerle korku verici olmuştu. Bu olaya baştan katılan entelijansiyanın içinden bir kısmı zaman içinde, daha sonra, bu olayın siyasi sonuçlarını, getirdiği risklerin ayırdına varınca korkmuş, kabuslar görmeye başlamıştı. 

Bu kesim 12 Eylül Darbesi’yle hemen rahatladı, kültür endüstrisine katılarak, 1970’lerin anılarını silme sürecini başlattı. Aynı anda da demokratikleşiyoruz havalarında, birer yararlı salak olarak Müslüman entelijensiyanın toplumda meşruiyet kazanmasının zeminini inşa etmeye girişti. 

İkincisi, bu sol şiddete meraklı bir sol değildi, dövüldükçe, katledildikçe, siyasi ortamda riskler sürekli arttırıldıkça, kendisine açık kalan tek yolu kabul etmek zorunda kaldı. 

Üçüncüsü, size gelince, yaşınız ve engin bilginiz, o dönemdeki saygınlığınız, o zamanlar “o sola”, bizlere yön verecek, başka bir yolu kurabilecek konumda olduğunuzu gösteriyor. Ancak siz neredeydiniz? Gencecik, sizin yarınız kadar okumamış, hatta yabancı dil bilmeyen (birisi bunun önemini vurgulamıştı) “çocuklar” görkemli bir sol yarattılar da neden kimse sizi dinlemedi? Yoksa söyleyecek bir şeyiniz mi yoktu? Yoksa, o çocuklar canla başla, cesaret ve büyük özveriye çalışırken sizi yanlarında göremedikleri için mi dinlemediler? Kendi suskunluğunuzun iktidarsızlığınızın ve bugün Komünizmle mücadeleyi iş edinmişlerin saflarına katılmış olmanızın faturasını sol’a çıkartmaya kalkmayınız. 

İki nefret nesnesi... 
“Bir Mayıs 77” tartışması üzerine burada söylemek istediklerimi artık bitirdim, ama bir ek yapmak istiyorum. 

“İç ve dış dinamikler çakıştıktan” böylece AKP yükselmeye başladıktan bu yana “Yeni Türkiye”, “Değişim” vb., olarak sunulan sürecin içinde iki nefret nesnesi, iki “olayı” tarihten, toplumsal hafızadan silme çabaları dikkat çekiyor. 

Bunlardan birincisi, çökmüş Osmanlı İmparatorluğu’nun enkazlarının üzerinde, emperyalizmin iradesine karşı, ondan kurtarabildiği topraklar üzerinde modernist, laik bir “ulusal proje” inşa etme sürecini başlatan 1923 olayı, diğer bir deyimle “burjuva devrimi” ve devleti kurma girişimidir. 

İkincisi, hem emperyalizme hem kapitalizme aynı anda başkaldıran ve ülkeyi sarsmayı başaran 1968 kuşağı, 1970’ler “olayı” ve onun öznesi Türkiye soludur. 

Bu iki “olay”ın anıları, deneyimleri, kazanımları toplumsal hafızadan silinmek isteniyor. Burada amaç, emperyalizme, kapitalizme karşı olmayan, siyaseti, emperyalizmin ve kapitalizmin paranteze aldığı bir toplumda yapacak –hele dinci olursa daha da iyi – “evcilleştirilmiş”, tüketim ve gösteri toplumu tarafından teslim alınmış kuşaklar yaratmaktır. 

Türkiye toplumsal formasyonunun insanını, esas olarak 1923 “olayı” ardından gelen, modernist, laik, burjuva, ama baskıcı rejimler (burjuva devrimin, demokratik olması gerekmez, kapitalizmi geliştirmesi, iktidarı kapitalist sınıflara vermesi, kapitalist bir devlet kurması yeter) ve daha sonra bu rejimlere başkaldıran 1968 kuşağı ve 1970’ler “olayı” yaratmıştır. Bu iki “olay”ın sadakatlerinin silinmesi, ortaya son derecede plastik, kimliğini dayandırdığı referans noktalarını kaybetmiş, toplumsal mühendisliğe dirençsiz bir toplum çıkaracaktır. 

Bugün. “ulusal projeye” sadık kuşak savaşı kaybetmiş, adeta yok olma sürecine girmiş görünüyor. Sosyalist projeye ve 1970’lere sadık kuşak, son iki Bir Mayıs gösterilerinin, Anayasa oylamasında solu “evet ama yetmez” saçmalığına katma çabalarının, 1 Mayıs’ta 40 kişilik (daha sonra sosyalist olmadığını özenle vurgulamaya dikkat eden) bir grubun adeta meydanın ruhunu belirler konuma yükseltilmeye kalkılmasının gösterdiği gibi, sosyalist sol, daha doğrusu komünist hareket, “marjinal sıfatı bile yetersiz kalabilir” ifadelerine karşın, giderek büyüyen bir tehlike olarak algılanmaktadır. Bu saldırılarla, bu hareketin kendi gücünün, potansiyellerinin ayırdına varması, anılarına, tarihine yeniden kavuşması engellenmek istenmektedir. Bu unutturma, engelleme başarılı olamadığı için de Halil Berktay’ın hezeyanlarına, Belge’nin sergilediği “düşüncenin sefaletine” benzer saçmalıklar daha sık ortaya dökülmektedir.

Ergin Yıldızoğlu
10 Mayıs 2012
sendika.org

Bookmark and Share

19/09/2018 Gün Ortalama:1328  Bugün293 ziyaret var  Sitede 5 Kişi var  IP:54.225.59.14