Türkçe

Geleceğe dönüş

İzlenme 1902

Yirmi birinci yüzyılın başı, her geçen gün biraz daha 21. Yüzyılın başına Lenin’in Emperyalizm, Kapitalizmin en yüksek aşaması broşürünü yazdığı döneme benziyor. Hatta, daha da ileri giderek, bu gün gelişmekte olan süreçlerin bir çok açıdan, o dönemdeki benzerlerinden çok daha geniş çaplı olduğunu ileri sürmek de olanaklı.

Emperyalizmin dünü
Lenin Emperyalizm... (Imperialism, The Highest Stage of Capitalism, Foreign Language Press, Pekin, 1973,) broşüründe modern kapitalist emperyalizmi tanımlamak “eski emperyalizmden” ayırt etmek için bir seri olguya işaret eder, beş eğilime dikkat çeker (sf. 106). Bunları çok yakından bildiğimizi var saydığım için, kısaca, anımsatmakla yetineceğim.

(1) Kapitalist üretimde yoğunlaşmanın sonucunda tekeller ortaya çıkarak ekonomik yaşamda belirleyici hale gelmiştir. Tekellerin piyasalar ve doğal kaynaklar üzerinde kontrol oluşturma eğilimi sömürgeciliğe yol açmaktadır (sf.98). (2) Banka ve sanayi sermayesinin iç içe geçmiş, bu zeminde “finans kapital” denen yeni bir biçim ve finans oligarşisi ortaya çıkmıştır. (3) Sermaye ihracı çok özel bir önem kazanmıştır. (4) Dünyayı aralarında paylaşan uluslararası sermaye tekelleri oluşmuştur. (5) Dünyanın topraklarının en büyük kapitalist güçler arasında paylaşımı tamamlanmış; yeniden paylaşım rekabeti başlamıştır.

Lenin bu zeminde Kausky’nin görüşlerini eleştirirken (sf 107-112) bu beş eğilime ek olarak emperyalizmin şiddet ve gericilikle eğiliminin, sanayi sermayesinin zayıflamasına paralel finans sermayesinin egemenliğinin, ilhak eğiliminin altın çizer. Lenin broşürün bir sonraki bölümünde (sf 120-122), finans sermayesinin, giderek üretimden kopmasına, rantiye özelliğine,asalaklaşmasına işaret eder. Kredi mekanizmasının siyasi etkilerine değinen Lenin dünyanın az sayıda alacaklı, çok sayıda borçlu devlet olarak ikiye ayrıldığını vurgular. Lenin’e göre, emperyalizmin ekonomik temelleri arasında esas olarak, finansallaşma giderek güçlenen eğilimdir. Lenin 127. sayfadagöç olgusuna da işaret ederek bunun artık geri kalmış ülkelerden gelişmiş ülkelere doğru yaşandığını vurgular; 128. Sayfada da işçi aristokrasisi olgusuna dikkat çeker.

Lenin’e göre emperyalizm kapitalizmin asalaklaşma ve çürüme aşamasıdır. Bu anlamda Lenin’in emperyalizmi kapitalizmin son aşaması, yaşanan krizi de son kriz olarak gördüğü söylenebilir. Ancak burada “bu son kriz” çıkarsamasının kavramsal (notional) olarak düşünmek gerekir. Lenin de zaten Financial Times’da Amaratya Sen’in aktardığına bakılırsa (10 Mart 2009) 1919 yılında “bu krizden bir çıkış olmadığını düşünmek yanlış olur” diyormuş. Ne yazık ki bu alıntıya Lenin Bütün Eserler elektronik arşivi içinde bir kaynak bulamadım. Ama Sen’in dürüst bir akademisyen olduğunu düşünerek aktardım.

Benim kendi okumalarımdan edindiğim izlenim Lenin’in bir “nihai çöküş” teorisini kabul etmemekle birlikte, yaşamakta olduğu krizin son kriz olduğunu düşündüğü yolunda. Eğer bu izlenimim doğruysa, Taylorizm ve bant sistemi(Ford T-Modeli) gibi yeni, üretim teknikleri ve emek süreci biçimleri ortaya çıkmış olmakla birlikte, Lenin’in böyle düşünmekte haklı olduğu söylenebilir. Zaten, kriz teorilerinin, Marx’ın kapitalizm, emek süreci analizlerinin yorumlarının gelişmişlik düzeyi, o dönemde bunların krizden çıkma olasılıklarına işaret ettiğini saptamaya olanak verecek noktada değildi. Örneğin Taylorizm’i sosyalizmin inşa sürecinde kullanmaya kalmak, bu gelişmelerin sınıf karakterinin ve işçi sınıfının sınıf şekillenmesinin üzerindeki olumsuz etkilerinin henüz ayırdına varılmamış olduğunu gösteriyordu.

Diğer taraftan Lenin açısından, I. Dünya Savaşı bitmiştir ama III. Enternasyonal’e verdiği raporda vurguladığı gibi, büyük güçler arası çelişkiler çözülmeden kalmıştır, yeni bir dünya savaşı gündemdedir. Lenin bu öngörüsünde de haklı çıkmıştır.

Kriz Lenin’in öldükten sonra da yoluna devam etmiştir. Örneğin, Joseph Stalin’in 17. Parti Kongresine sunduğu bir raporda (26 Şubat 1934) yer alan, bu gün kulağımıza hiç de yabancı gelmeyecek, şu ifadeleri, bugünle o dönem arasındaki paralelliği sergilemesi açısından anımsamak yararlı olabilir.

“Günümüzde kapitalist ülkeleri etkisi altına almış olan kriz önceki krizlerden farklıdır. Bir çok şeyin yanı sıra, bu en uzun krizdir. Daha önce krizler bir iki yılda biterdi. Bu kriz beşinci yılını yaşarken, kapitalist ülkelerin ekonomilerini etkilemeye devam ediyor, önceki yıllarda oluşmuş birikimlerini tüketiyor” (Bütün Eserler. Cilt. 13, Foreign Languages Publishing House, Moscow, 1954)

Özetle Lenin Emperyalizm kitabını yazdığı dönemin, ki bu dönemi, kapitalizmin “yapısal krizi” bağlamında 1946’ya kadar uzatmak gerekir, genel ekonomik siyasi “iklimiyle” bu günkü ekonomik siyasi iklim arasında çarpıcı paralellikler bulmak olanaklıdır.

Ve bugünü
Bu bağlamda, Lenin’in broşürüne dönersek, tekelleşmenin ve finansallaşmanın çok daha iler boyutlara ulaşmış olduğunu kolaylıkla söyleyebiliriz. Finans Kapital (sanayi ve banka sermayesinin iç içe geçmesi), türev piyasaları, yatırım bankaları, gibi yeni araç ve kurumlarla çok daha geniş çaplı, uluslararası alanı kapsayacak biçimde gelişmiştir. Dahası, 1970’lerde bağlayan yapısal kriz içinde, Finans Kapital (banka-sanayi tekeleri) kültür endüstrisi tekellerini de içine alarak çok daha karmaşık (simgelerin üretimi ve yayılması), ideolojik alanı da kapsayan bir varlık haline gelmiştir.

Lenin’in dikkat çektiği, piyasalar ve doğal kaynaklar üzerindeki rekabet ve sömürgeleştirme eğilimi, 11 Eylül’den sonra tüm hızıyla devreye girmiş, Afganistan ve Irak’tan sonra Afrika’da yoğunlaşmaya başlamıştır. Çünkü, Çin, yükselen güçlerin en kapasitelisi olarak, ekonomik gereksinimlerini karşılayabilmek için hızla Afrika’ya girmekte, piyasaları, mineralleri, enerji kaynaklarını, doğal kaynakları finansal yollarla denetimi altına almaya çalışmaktadır. ABD Harp Akademileri dergisi Parameters’de vurgulandığı gibi, Çin’in, bir aşamada askeri kapasitesini Afrika’ya getirmesi kaçınılmazdır. ABD buna hazırlanmak amacıyla 2007’de AfriCom’u kurmuş, bir çok Afrika ülkesiyle güvenlik anlaşmaları yapmıştır. Libya saldırısında devreye NATO’da girmiş, kaynak rekabeti sömürge savaşları yeni bir boyut kazanmıştır.

Emperyalizm broşürüne ilişkin değinmemiz gereken bir diğer nokta da şiddet eğilimi ve siyasi gericiliktir. Şiddet eğilimi hakkında sömürge savaşlarında sivillerin hedef alınma düzeyine, kullanılan silahlara bakarak bir fikir edinebiliriz. Bu gün Afganistan, Irak ve Libya’da şahit olduğumuz katliamlar, yargısız infazlar, kullanılan uranyumlu mermiler Lenin döneminde yaşananları aratmayacak düzeydedir.

Siyasi gericiliğe gelince, emperyalizme Siyasal İslam arasında oluşmaya başlayan ortak yaşama, Müslüman Kardeşler örgütünün, Mısır, Tunus, Ürdün, Filistin, Suriye ve hatta Türkiye’deki yerel iz düşümlerine, Selefi akımlarına yükselmesine bakmak yeterli olacaktır. Besbelli ki emperyalizm, “Arap Baharı” adıyla ehlileştirilmeye başlanan devrimci atılımda kendini gösteren enerjinin ve iradenin denetim altına alınmasında, Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da Müslüman Kardeşler akımına yaslanmaya karar vermiştir.

Unutmamak gerekir ki bu gün karşımızda olan, Ne 1930’lardaki anti emperyalist ruha, ne 1970’lerdeki (Sayyid Kutb, Ali Şeriati) popülist ruha sahip bir akımdır. Bu anti-emperyalist, popülist ruhu, “plep damarını” arkada bırakmış, siyasi iktidara ulaşmak için emperyalizmin siyasi asker müdahalelerinden medet uman mülk sahibi sınıfların hareketi haline gelmiş bir akımdır.

Bu akımın kendini, emperyalizmle birlikte “demokratikleşme” söylemi arkasına gizleme dinamikleri de bize bir başka şeyi, Asya kapitalizminde görmeye başladığımız, “otoriter kapitalizmin” bu gün hızla norm haline gelmeye başladığını, söylemektedir. Önce Zizek’in daha sonra da New Left Reviewdergisinin Eylül/Ekim sayısında Wolfgang Streeck’in “The Crisis of Democratic Capitalism” makalesinde tartıştığı gibi, artık biçimsel olarak da olsa demokrasiyle kapitalizmin yolları, 1980’lerden bu yana ayrılmıştır.

Artık gündemde olan, “çevre”de savaşlar, katliamlar, dinci akımlar ve sömürgecilik, “merkez”de, yeni teknolojilerin yardımıyla, finans – medya kıskacına sıkıştırdığı bireyin yaşamının, hemen her alanını izlemeye, denetlemeye, yönetmeye çalışan, klasik faşizme dönüşmek için uygun bir ideoloji ve siyasi hareket bekleyen bir “kontrol toplumu”.

Göçmenler sorunu da bu gün Lenin’in vurguladığı dönemdeki boyutları çoktan aşmış küresel bir krize dönüşmüştür. Sermayenin asalaklaşmasına gelince, bu artık Lenin dönemindeki gibi siyasi bir argüman olmaktan çıkmış, popüler kültürün bir parçası haline gelmiş, toplumsal muhalefetin hedefi olmuştur. Lenin’in Emperyalizm broşürünü yazdığı dönemle, bu gün arasında bir benzerlik daha var. O da Proletarya mücadelesinin (yaşayabilmek için iş gücünden başka satacak şeyi olmayanlar) yükselmeye başlamış olması. Bu gün, malum sebeplerden, proleterya mücadelesi, komünist hareketin o dönemki düzeyinden çok geride bir noktadadır. Ama yıllar sonra yeniden kendini hissettirmeye başlamıştır ve yükselmektedir hem de küresel çapta...

Dahası, proletarya mücadelesi, Yunanistan’da olduğu gibi çok sert biçimler sergilemeye başlamıştır. Bu sertlik Avrupa’nın diğer ülkelerinde de kendini göstermeye adaydır. Benzer mücadeleler açısından adeta bir çöl sayılabilecek ABD’de yüzden fazla kent muhalefet hareketinin etkisindedir ve polisle çatışma olayları giderek sıklaşmaktadır.

Bu dönemin erdemi
Lenin’in Emperyalizm broşürünü yazdığında, Komünizm yeni bir deneye başlıyordu. O dönemin erdemi bu deneyimi, ortaya koyduğu yeni örgütlenme ve iktidar biçimlerini savunmak, sürdürmek, geliştirmek, bunun mücadelesini (iç tartışmalardan ve sonuçlarından) korkmadan vermekti. O dönemde, devrimci irade, tarihin önüne geçiyor, maddi zeminin koyduğu sınırları zorluyor, kendini II. Enternasyonal’in evrimci, determinist sosyalizminden ayırıyordu... Lenin’in Sukhanov’la yaptığı ünlü tartışmada vurguladığı gibi“önce içine girmek sonra görmek” gerekiyordu (on s’engage et puis on voit) (Pravda (No. 117) May 30, 1923). Realiteye müdahale ve zamanlama her şeydi… Tabii ki bu, güçler dengesini, proletaryanın bilinç ve örgütlenme düzeyini görmezden gelen bir histerili bir volontarizme işaret etmiyordu... Harekete katılma, ilerletme, riskleri göze alma iktidara aday olma kararlılığına işaret ediyordu.

Bugün başka bir noktadayız diye düşünüyorum. Bu gün II. Enternasyonal’in otoritesine baş kaldırmak gibi bir sorunla karşı karşıya değiliz, ama tüm yerel ve uluslararası geleneğimizi, deneylerimizi değersizleştirmek isteyen, hatalarımızdan dersler çıkarmamızı engellemeye çalışan, hareketi demokrasi mücadelesine hapsetmek isteyen bir post-modern, liberal sol’un saldırılarının altında yürümeye çalışıyoruz. Bugün, Lenin’in kuşağının örgütsel ve mücadele alanlarında gösterdikleri, kendilerini bir önceki dönemden ayıran, bir anlamda, “tarihin eski elbiselerinden” kurtaran yaratıcılığını tekrarlamak zorundayız.

Hızla, ilerlemekte ve derinleşmekte olan kriz döneminde bugün, gündemde olan salt emperyalizm broşüründe vurgulanan sorunlar, o kitap yazıldıktan, Lenin öldükten sonra sonra yaşanan felaketlere ilişkin olasılıklar değil. Yine karşımızda büyük savaşlara, Faşist rejimleri, soykırımlara, totaliter devletlere ilişkin riskler var. Ama bunlara ek bu kez tüm insanlığı tehdit eden,kapitalizm krizini çözmeye çalıştıkça derinleşmeye aday çok ciddi bir ekolojik kriz de var. Kapitalist “yaşam dünyası”, artık sürdürülemez bir noktaya ulaşmış durumda ve ayakta kalmaya devam etmek için insanlığı tüketmeyi göze almaya hazır.

Ben kendimizi adeta Titanic gemisinin güvertesindeymiş gibi düşünüyorum. Yolcular ya kendi aralarında şezlong kapma yarışı içindeler, ya da salonlarda dans edip, yiyip içip hazlarının peşinde koşmaya devam ediyorlar. Kaptan ise nereye gittiğini bilmeden yoluna devam ediyor...

Kısacası yerel açıdan “çok önemli” sorunlardan başımızı kaldırıp, geminin rotasını değiştirmeye yönelemiyoruz.

Ama tarih çözebileceği sorunları gündeme getirirmiş. Finans-kapitale karşı, hem kapitalizmin merkezlerinde hem de küresel çapta yükselen tepki, Avrupa’da giderek yoğunlaşan sınıf mücadeleleri (gözlerimiz ve kalbimiz, umutlarımız Yunanistan proletaryasında...) yeni katılımları, yaratıcı örgütlenme, çalışma tarzlarını bekliyor. Henüz yeni başlayan hareketin çocukluk döneminin bilinç düzeyine bakarak karar vermemek ve Lenin’in Napolyon’dan gelerek aktardığı gibi “on s’engage et puis on voit” demek gerekiyor. Günün erdemi bu cesareti göstermekmiş gibi geliyor bana.

Ergin Yıldızoğlu
27 Ekim 2011
Sol

Bookmark and Share

18/11/2018 Gün Ortalama:1833  Bugün245 ziyaret var  Sitede 3 Kişi var  IP:54.146.195.24