Türkçe

Çöküşe karşı yol: Tüm savaşlar bankacıların savaşıdır

77 kez bakılmış
8 Mayıs 2018
00:00
"Öyleyse bu savaşın görünümü nasıl olacaktır? En yüksek ihtimalle İsrail ve Suudi Arabistan ile kurulmuş bir ittifaka karşı Ortadoğu üzerinden şekillenmiş Rusya ve Çin’den Kurulu bir diğer ittifak arasında İran’a karşı yönelecek bir vekâlet savaşı yaşanacaktır."
 
Dünya, soğuk savaşın sona ermesinden sonra geçen haftalar ve aylarda yaşandığı gibi hiç bu kadar çetin bir süreçten geçmemişti. Dünyanın her yerinde görev başında olan siyasetçiler mevcut çatışmaları körüklemekle beraber ateşe benzin de dökerek, birbirlerini insanlığın mucidi olduğu en tehlikeli silahları kullanmakla tehdit ediyorlar. Sadece bu hafta içinde dört ayrı dehşet verici haber ile karşı karşıya kaldık. İsrail Başbakanı Netanyahu, düzenlemiş olduğu bir basın konferansında yalnızca ve yalnızca İran’a karşı girişilebilecek caydırıcı bir müdahale ile Tahran’ı nükleer program geliştirme planlarından vazgeçirebileceklerini beyan etti. Kısa bir süre sonra ise dünya kamuoyu İsrailli askeri birliklerin Suriye ve Lübnan sınırında hareket halinde olduklarını öğrendi. Netanyahu’nun konuşmasından bir gün sonra Stockholm Barış Araştırmaları Enstitüsü’nün vermiş olduğu bir bilgiye göre; 2017 yılında tüm dünyada silahlanma için yapılmış olan harcamalar toplam 1,4 trilyon dolar tutarında. Bu rakam soğuk savaşın bitiminden beri ulaşılan en yüksek meblağ olma özelliğini taşıyor. Bu haberden iki gün sonra ise Çin’in Güney Çin Denizi’nde yer alan ve diğer ülkelerin de kendi toprakları olarak kabul ettikleri adalara roket atar konuşlandırmakta olduğu haberi gündeme geldi.
 
Bu haberler, savaşın bir gecede patlak vermediğini, egemenler tarafından kamuoyunun takdiri hedef alınarak çok özenli bir biçimde planlandığını bildiğimiz için endişe verici bir duruma işaret etmektedirler. Bu nedenle çevremizde neyin cereyan ettiğini yorumlayabilmemiz ve mevcut verileri buna göre düzenleyebilmemiz için tarihte yaşanmış olan benzer dönemlere dönüp bakmamız şarttır.
 
Gerek Birinci gerekse de İkinci Dünya Savaşı, basitçe, bir anda ortaya çıkmadı; aksine bu savaşlar uzun sürmüş olan bir hazırlığın ürünü oldular. Her iki savaşta da en büyük egemen güç olan finans endüstrisinin çıkarlarına göre kartların yeniden karılmasını gerektiren yeni bir dünya paylaşımı söz konusuydu. Bu basit ve sade gerçeği dünya kamuoyunun gözünden kaçırmak için hem siyaset kurumu hem de medya üç farklı yöntem kullanmışlardır: Bu yöntemlerin ilkinde halklar önemsiz çatışmaların abartılması ile oyalanmakta ve bu sayede gerçek niyet gizlenmektedir; ikinci yöntem olarak yapay bir şekilde üretilmiş olan düşman imgeleri devreye sokulmakta ve üçüncü olarak ise bir dış tehlikeye karşı mağdur olma durumu yaratılmakta, nihayetinde olası bir savaşa girmenin haklı zemini hazırlanmış olmaktadır.
 
Bilhassa Amerika Birleşik Devletleri bu yöntemleri kullanma cesaretini gösteren bir güç olmuştur. ABD, Birinci Dünya Savaşı’na girmek için bir çeşit halkla ilişkiler örgütü kurmuştur. İkinci Dünya Savaşı’na Pearl Harbor saldırısı ile girmesinde ise saldırı öncesinde bizzat kendisinin Japonları askeri yönden tahrik etmiş olması belirleyici bir etkendir. Amerikalılar Kore Savaşı’ndan önce de savaş zeminini provokasyon ile hazırlama yöntemini seçmişlerdir. Buna ilaveten Vietnam Savaşı için planlanmış bir ön gelişmeyi kullanmış olan ABD, Irak Savaşı’na gerekçe olarak ise Irak’ın kitle imha silahlarına sahip olduğu yalanını dünyaya pazarlamıştır. Bu alçakça hazırlanan sahtekârlığa karşı daima gerçek savaş nedenlerini işaret etmek, egemenlerin savaş hazırlayıcı manevralarının örtüsünü kaldırmak ve ideolojik satranç hamlelerinin foyasını ortaya çıkarmak, yapılması gereken en önemli iştir; çünkü bu uluslararası kamuoyunu aldatmaya yönelik askeri bir hassasiyet ölçeğinde planlanmış bilinçli bir eylemdir.
 
Peki, yaşamakta olduğumuz şu günlerde savaşı kışkırtan en önemli faktör nedir? Bu faktör, İkinci Dünya Savaşı’nın bitiminden beri dünyadaki gelişmelere belirleyici güç olarak hükmeden ABD’nin çöküş evresine girmiş olmasıdır. ABD, yıllardan beri ülkeyi iliklerine kadar sömüren, hırsı yüzünden ekonomiyi felce uğratmış, toplumu artmakta olan eşitsizlikten dolayı parçalamış ve hükümeti kendi para biriminin üstünlüğüne ve kendi ordusunun gücüne yaslamış çok küçük ve her şeye hâkim olmayı başarmış bir finans eliti tarafından yönetilmektedir.
 
Ancak bu üstünlük yeni bir süper güç olarak beliren Çin tarafından sorgulanmaktadır. Şu sıralar Çin, İpek Yolu ile tüm zamanların en büyük ekonomik projesini hayata geçirmeye hazırlanırken, askeri açıdan da devasa adımlar atmaktadır. Bunun yanında Çin, biriktirmekte olduğu altın rezervleri ve petro-doları adım adım etkisiz kılması ile görünen bir gelecekte doların hâkimiyetini ve ABD’nin küresel süper güç pozisyonunu kıracak duruma yaklaşmıştır.
 
Bu durumda kendi gücünün kaybını engellemek için ABD ne yapacaktır? Muhtemelen, şimdiye kadar güç kaybı içinde olan egemenlerin geçmişte yaptıkları her şeyi uygulamaya başlayacaktır. Yani kendi çöküşünü geciktirmek için savaş çıkaracaktır. Öyleyse bu savaşın görünümü nasıl olacaktır? En yüksek ihtimalle İsrail ve Suudi Arabistan ile kurulmuş bir ittifaka karşı Ortadoğu üzerinden şekillenmiş Rusya ve Çin’den Kurulu bir diğer ittifak arasında İran’a karşı yönelecek bir vekâlet savaşı yaşanacaktır. Gelişmeler bu yönde ilerlerse ABD buradan bir kazanç sağlar mı? Evet, üstelik çok kazanç sağlar. Böyle bir savaş finans pazarlarını alevlendirecek kadar silah sanayisini canlandırır; böyle bir savaş küresel finans sisteminin çöküşünü erteler; böyle bir savaş petrol fiyatlarının hızlı bir ivmeyle artmasına yol açar ve Amerikan fracking endüstrisini çok kazançlı kılar; böyle bir savaş çok kısa bir zaman içinde ABD’yi dünyanın en büyük petrol ve doğal gaz ihracatçısı durumuna getirir ki, bu da bu tür ihraç ürünlerine oldukça bağımlı olan Rusya’yı ABD karşısında zor bir duruma sokar.
 
Tüm bu değerlendirmelerin ışığında ABD’yi böyle bir savaştan alı koyabilecek herhangi bir güç var mıdır? Evet, vardır. Bizzat kendi halkı! Amerikan halkı savaş yorgunudur ve bu halkın içinde böyle bir savaşa karşı direnç gösterecek kitleler mevcuttur. Peki, bu engel nasıl aşılabilir? Hâlihazırda tarihsel süreçlerde denenmiş basit bir hile ile örneğin İsrail gibi sözüm ona müşkül bir durumda olan müttefiklerden biri ABD’yi destek için yardıma çağıracaktır. Olayların bu senaryoya dönüşme olasılığı nedir? Bu soruyu yanıtlayabilmek için son zamanlarda Beyaz Saray’da cereyan eden bazı gelişmelere kısaca bakmak yeterli olacaktır; çünkü orada iç politikada büyük darbeler yaşamış bir başkan Amerikan finans dünyasının merkezi Wall Street’in ve ordunun temsilcilerini sistematik olarak çevresinde toplamaktadır. Buna ilaveten bu başkan, Mike Pompeo’yu savunma bakanı, John Bolton’u ise güvenlik danışmanı yaparak, İran’a karşı çıkacak bir savaşın ateşli taraftarları olan bu iki politikacıyı kabine içine dâhil etmiştir.
 
Şayet bu gelişmeyi uyarı olarak yetersiz gören her kim varsa, ona bu başkanın bir buçuk yıl önce seçim kampanyası esnasında ordunun desteğini güvence altına aldığı sloganını hatırlatmak şart olmaktadır: “Dünyanın en güçlü nükleer silahlarına sahipsek, onları neden kullanmayalım?”
 
Yazar: Ernst Wolff
 
Çeviri: Özer Erdin
 
İleri haber 7 Mayıs 2018
 
 
 
 

23/05/2018 Gün Ortalama:2115  Bugün 244 Ziyaret var  Sitede 2 kişi var  IP:54.81.68.240